408 - Tiroid Ince Iğne Aspirasyon Biyopsisi Oncesi Tarama Amacli Yapilan Covid-19 PCR Testi Pozitiflik Orani - 2021

Müge Keskin, Belma Özlem Tural Balsak, Narin Nasiroğlu İmga, Hüsniye Başer, Rahmet Güner, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-324

Amaç: Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2’nin (SARSCoV-2) neden olduğu, korona virüs hastalığı 2019 (COVİD-19), dünya çapında hızla yayılmaktadır. COVİD-19 enfeksiyonu asemptomatik enfeksiyondan, hafif üst solunum yolu hastalığına, şiddetli interstisyel pnömoniye değişen klinik bulgulara neden olmakta, ve hatta mortalite ile sonuçlanabilmektedir. Asemptomatik enfeksiyon oldukça bulaşıcıdır, potansiyel olarak viral yayılıma yol açar. Biz de tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) öncesi tarama sırasında COVİD-19 PCR pozitif hasta oranını tespit etmeyi amaçladık. Bu sayede hem ayaktan takip edilen tiroid hastalarında asemptomatik vaka sıklığını görmeyi, hem de sağlık çalışanlarının invaziv işlem sırasında COVİD-19 pozitif hasta ile karşılaşma sıklığını belirlemeyi amaçladık.

Materyal-Metod: Ankara Şehir Hastanesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğimize 15.03.2020-15.08.2020 tarihleri arasında başvuran multinodüler guatr (MNG), nodüler guatr (NG) ve papiller tiroid kanseri (PTK) nedeniyle TİİAB yapılan ve öncesinde tarama amaçlı rutin COVİD-19 PCR testi yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. COVİD-19 PCR test sonucu pozitif olan hastaların yaşı, cinsiyeti, Tip 2 diyabet, hipertansiyon öyküsü, levotiroksin(lt4) yada antitiroid ilaç kullanımı kayıtlardan not edildi. 

Bulgular: TİİAB yapılan 1195 hastadan 29’unda (%2.43) asemptomatik COVİD-19 enfeksiyonu saptandı. Hastaların yaş ortalaması 51±13,1yıl idi. Hastaların 13’ünde (%44,8) tiroid otoantikorları pozitifti. 4(%27,9) hastada tip 2 diyabet, 6(%20,7) hastada hipertansiyon mevcuttu. 

Sonuç: Sağlık çalışanları dünya çapında Covid-19 enfeksiyonuna karşı büyük bir özveriyle çalışmakta, büyük bir mücadele örneği sergilemektedir. TİİAB invazif bir işlemdir, yakın temas gerektirmektedir. COVİD-19 enfeksiyonunun asemptomatik hastalarda da yüksek bulaş riskiyle birlikte olduğu klinisyen tarafından önemsenmelidir. Toplumda %2.43’ün küçümsenmeyecek bir oran olduğunu düşünürsek, bu durum sağlık çalışanı için kişisel koruyucu ekipman kullanımının, enfeksiyon önleyici tedbirlerin önemini vurgulamaktadır.

407 - Radyoaktif Iyot Tedavisi Oncesi Ve Sonrasi Hematolojik Değişiklikler - 2021

Leyla Akdoğan, Şefika Burçak Polat, Fatma Neslihan Çuhaci Seyrek, Abbas Ali Tam, Elif Özdemir, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-320

Amaç: Radyoaktif iyot (RAI) tedavisi tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Kemik iliği supresyonu sıklıkla geçici bir yan etkisidir. Biz bu çalışmada,benign ve malign tiroid hastalıklarında tedavi amacıyla RAI tedavisi alan hastalarda kemik iliği supresyonunu öngörebilmek adına hematolojik değişiklikleri incelenmeyi amaçladık.

Yöntem: Ocak 2016-Ocak 2019 tarihleri arasında endokrinoloji kliniğimize başvuran, benign ve malign etyolojilere bağlı RAI tedavisi alan hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, tiroid hastalığına ait bilgiler, komorbiditeleri, ilaçları kaydedildi, hastalar etyoloji ve aldığı RAI dozuna göre gruplandırıldı. Bu hastalarda RAI tedavisi öncesindeki 7 gün içinde, tedavi sonrasında ve hastanın son kontrolünde bakılan tam kan sayımı parametreleri kaydedildi ve karşılaştırıldı.

Bulgular: 158 kadın(%77.5) ve 44 erkek(%21.6), toplamda 202 hastanın verileri değerlendirildi. 168’i(%82.4) malign, 34’ü(%16.7) benign etyolojilere bağlı RAİ tedavisi almıştı. Median yaş 45(20-84) iken ortanca RAİ dozu 75 mCi(10-200) idi. Tedavi öncesi ile sonrasındaki ilk kontrol arası geçen süre ortanca 44(18-93) gün olup tedavi öncesi ve son kontrol arasında geçen süre ortanca 35(4-56) aydı. Median lökosit sayısı tedavi öncesi 7.72(3.89-19.93)x10^9/L iken tedavi sonrası ilk kontrolde 6.27(0.86-14.5)x10^9/L ve son kontrolde 6.78(3.58-10.8)x10^9/L olarak anlamlı derecede azalmıştı. Benzer şekilde nötrofil ve lenfosit sayılarında da azalma görüldü. RAİ tedavisi öncesi median hemoglobin 13.95(8.8-17.2)g/dL iken tedavi sonrası ilk ve son kontrolde sırasıyla13.5 (7.8-17.3)g/dL, 13.5(6.7-17.6)g/dL idi. Median trombosit sayısı 283 (149-563)x10^9/L olup tedavi sonrası kontrollerde azalmıştı. Ortalama trombosit volümü(MPV) ortanca değeri tedavi öncesi 10.8 (8.5-13.8)fL iken kontrollerde sırasıyla 10.15 (7.6-13.1)fL ve 8.2 (6.6-11.1)fL saptandı.

Sonuç: Çalışmamızda elde edilen bulgular ışığında RAİ sonrası yalnızca akut dönemde değil, kronik dönemde de hematolojik parametrelerde azalmanın devam ettiği düşünülebilir.


406 - İnce Iğne Aspirasyon Sitolojisi Benign Dev Nodulde Trucut Biyopsi Ile Nadir Bir Tiroid Neoplazisi - 2021

Leyla Akdoğan, Gönül Ahmedova, Nagihan Beştepe, Şefika Burçak Polat, İmdat Dilek, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-319

Amaç: Ekstramedüller plazmositom, kemik dışı dokularda, sıklıkla üst solunum yolları ve oral kavitede gelişen plazma hücreli neoplazmlardır. Tiroid bezi nadir görülen bölgelerdendir. Sıklıkla boyunda hızlı büyüyen kitle olarak bulgu verir. Patolojik değerlendirme tanıda önemlidir. Biz, trucut biyopsi ile tanı alan tiroid plazmositomu vakamızı sunacağız.

Olgu: 2014 yılından beri hipotiroidi, multinodüler guatr tanıları ile takipli 71 yaşında kadın hasta, son 6 ayda giderek artan nefes darlığı, boyunda şişlik şikayetleri ile başvurdu. Fizik muayenede tiroid bezi grade 3, bilateral sert fikse nodüller ele geliyordu. Tiroid fonksiyon testleri levotiroksin tedavisi altında ötiroid, tiroid otoantikorları pozitifti. Tiroid ultrasonografisinde önceki kontrollerine göre belirgin boyut artışı olan, sağ ve sol lobu dolduran kongolomere tiroid nodülleri tespit edildi. Yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi benign olarak raporlandı. Servikal grafisinde bası bulguları, mediastende yer kaplayan lezyon olması nedeniyle tiroid lenfoması ön tanısı ile yapılan trucut biyopsi sonucu plazmositom ile uyumlu idi. Hematoloji bölümünce multipl myelom ve diğer plazma hücre diskrazileri dışlandı, hasta extramedüller plazmositom olarak değerlendirildi. Endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları, hematoloji, genel cerrahi, nükleer tıp, radyasyon onkolojisinin katıldığı konseyde operasyon kararı alındı. Bilateral total tiroidektomi yapıldı, patoloji sonucu plazma hücreli neoplazm olarak raporlandı. Postoperatif dönemde yapılan tetkiklerinde rezidüsü olmayan hastaya radyoterapi verilmedi. Hasta 1 yıldır remisyonda izlenmektedir.

Sonuç: Primer tiroid plazmasitomu nadir tiroid neoplazileri içinde yer alır. Muayene ve görüntüleme yöntemleri tanı koymada genellikle belirleyici değildir, patolojik değerlendirme tanıda önemlidir. İnce iğne aspirasyon biyopsisi benign dahi olsa, klinik şüphe halinde hastalar trucut biyopsi açısından değerlendirilmelidir. Tanı aşamasında multiple myelom mutlaka dışlanmalıdır. Multipl myeloma dönüşüm nadiren gerçekleşebileceğinden hastaların düzenli takibi gereklidir.


405 - Radioactive İodine Therapy With Recombinant Human TSH (RHTSH) For Well-Differentiated Thyroid Cancer Had No Difference In Graves’ Orbitopathy Outcome; Case Report - 2021

Sevgül Faki, Serdar Deniz, Burçak Cavnar Helvaci, Çağlar Keskin, Burçak Polat, Nilay Yüksel, Şeyda Türkölmez, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-318

Objective: The risk of cancer is relatively higher in Graves’ disease (GD). Radioiodine (RAI) therapy recommended in intermediate-high risk differentiated thyroid carcinoma and may be associated with worsening of Graves’ orbitopathy (GO). we report a sever GO patient treated by recombinant Tsh (RhTSH) for papillary thyroid cancers (PTC).

Case: 47-year-old man, presented to our center with exophthalmos and ptosis of eyes. His thyroid function tests and thyroid autoantibodies confirm the diagnosis of GD. On the ultrasonographic examination an iso-hyporechogenic nodule and pathologic lymphadenopathy were detected. US-guided fine-needle aspiration biopsy was performed and the cytological examination were suspicious for PTC of the nodule and malign sitology of the lymph node. Computed tomography scan of orbita demostrated bilateral enlargement of medial, inferior and superior rectus muscles and

also swelling of the optic nerve. In addition to antithyroid and beta blocker, he reseved high doses of methylprednisolone. After thyroid surgery the diagnosis were PTC with < 5% of hobnail variant and mestatic lymph nodules was confirmed. Once stabilized of GO under oral methylprednisolone and became euthyroid he reseved 150 mCi RAI with rhTSH with no changes in GO after One month observation.

Conclusion: Some authors reported that thyroid cancer associated with GD seemed to be more aggressive. RAI therapy is recommended in high-risk differentiated thyroid carcinoma, but it might worsen or induce a new onset of GO. Glucocorticoid treatment should be given especially in patients who will receive high doses of RAI. RAI with rhTSH had no difference in GO outcome at first month.


404 - Adolesan Ve Genc Erişkinlerde Tiroid Kanserinin Klinikopatolojik Ozellikleri - 2021

Nagihan Beştepe, Ahmet Dirikoç, Hüsniye Başer, Ömer Yazicioğlu, Ayşegül Aksoy Altinboğa, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-316

Amaç: Tiroid kanseri insidansı son 30 yılda hızla artmıştır. Adolesan ve genç erişkin (AYA) kanserleri National Cancer Institute (NCI) tarafından 15-39 yaş arasındaki tanılar olarak tanımlanmaktadır. AYA yaş grubunda tiroid kanseri en sık görülen ikinci kanserdir. Bu çalışmada, AYA grubunda görülen tiroid karsinomunun klinik, ultrasonografik, sitolojik ve histopatolojik özelliklerini daha yaşlı hastalar ile karşılaştırmayı amaçladık.

Yöntem: Aralık 2006-Eylül 2016 tarihleri arasında tiroidektomi yapılan ve histopatolojik olarak tiroid kanseri tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar 15-39 (Grup 1) ve >= 40 yaş (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. AYA ve >=40 yaş hastalarda tiroid fonksiyonları, malign nodüllerin ultrasonografik özellikleri, sitolojik ve histopatolojik bulguları karşılaştırıldı.

Bulgular: Çalışmaya 229 (%22.6) AYA ve >=40 yaş 784 (%77.4) hasta dahil edildi. Grup 1’in %93,1’i, Grup 2’nin %93,5’i papiller tiroid kanseriydi (p=0,772). Foliküler kanser Grup 1’in %2.6’sı ve Grup 2’nin %2.1’inde görüldü (p = 0.544). Medüller kanser Grup 1’in %1’ini ve Grup 2’nin %1,1’ini oluşturdu (p = 0,895). Anaplastik kanser Grup 1’de %0,4, Grup 2’de %0,4 saptandı (p = 0,940). Grup 1’in %9,2’sinde ve Grup 2’nin %7,4’ünde lenf nodu metastazı saptandı (p = 0,246). Grup 1’de uzak metastaz saptanmazken, Grup 2’de 3 (%0,4) hastada saptandı (p = 0,366). Gruplar arasında kapsüler invazyon, vasküler invazyon ve ekstrakapsüler yayılım açısından anlamlı fark saptanmadı.

Sonuç: Literatürde, AYA yaş grubundaki hastaların yaşlı hastalara göre lokorejyonel lenf nodu tutulumu olasılığının daha yüksek olmasına rağmen uzak metastaz olasılığının daha düşük olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda AYA ve >=40 yaş grubu arasında lenf nodu metastazı ve uzak metastaz oranları açısından anlamlı fark görülmedi.


403 - Hipotiroidizmi Bulunan Hastalarda Levotiroksin Tedavisine Uyum Ve Uyumu Etkileyen Faktorler - 2021

Ahmet Dirikoç, Birgül Genç, Didem Özdemir, Abbas Ali Tam, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-311

Amaç: Hipotiroidide ilaç uyumu tedavi başarısını belirleyen önemli parametrelerden birisidir. Bu çalışmada hipotiroidi nedeniyle levotiroksin alan hastalarda ilaç kullanım şeklinin, ilaca uyumun ve ilaç uyumunu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır

Materyal-Metod: Primer hipotiroidi nedeniyle levotiroksin kullanan 18 yaşın üzerindeki hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, levotiroksin kullanma alışkanlıkları anket yoluyla değerlendirilmiştir. İlaç uyumu, ilacı kullanmama/atlama sıklığı sorusuna asla/nadiren cevabı verenlerde yüksek, arasıra cevabı verenlerde orta, sıklıkla/çoğu zaman cevabı verenlerde düşük olarak tanımlanmıştır.

Bulgular: Çalışmaya 282’si (%84,18) kadın, 53’ü (%15,82) erkek toplam 335 hasta alındı. Yaş ortalaması 47,36±12,50 idi. Hastaların 330’u (%98,50) levotiroksini sabah, 332’si (%99,10) aç karnına alıyordu. 8 (%2,41) hasta ilacı yemekten hemen önce alıyordu, 66 (%19,88) hastada ilaçla yemek arasındaki süre 15 dk idi. Levotiroksin emilimini etkileyebilecek ilaç kullanan 145 (%45,03) hastadan %66,66’sı ilaç-levotiroksin arasında 2 saatten az süre bırakıyordu. İlaç uyumu 218 (%65,08) hastada yüksek, 98 (%29,25) hastada orta, 19 (%5,67) hastada düşüktü. İlaç uyumu ile demografik özellikler, hipotiroidi nedenleri, hastalık süresi, kronik hastalık varlığı ve tiroid hormonları arasında ilişki saptanmadı. İleri eğitim düzeyi ve ailede tiroid hastalığı varlığı yüksek ilaç uyumu ile ilişkiliydi (sırasıyla p=0,008 ve p=0,013).

Sonuç: Bu çalışmada hipotiroidi hastalarının %34,92’sinin ilaç uyumunun düşük-orta düzeyde olduğu görülmüştür. Hastaların %22,29’unun ilaçla yemek arasında yeterli süre bırakmadığı, levotiroksin emilimini etkileyebilecek ilaç kullananların da önemli bir kısmının iki ilaç arasında yeterli süre beklemediği saptanmıştır. Hipotiroidinin etkin tedavi edilmesi için hastaların hipotiroidi ve ilaç kullanımı hakkında bilgilendirilmesi ve ilaç uyumunun arttırılması önemlidir.


402 - Somatostatin Analoğuna Yanit Sonrasi Tani Alan 2 TSHoma Vakasi - 2021

Gülsüm Karaahmetli, Mehdi Houssein, Belma Özlem Tural Balsak, Berna Öğmen, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-310

Amaç: TSH salgılayan hipofiz adenomları hipertiroidizmin nadir bir nedenidir. Fonksiyone hipofiz tümörlerinin yüzde 0,5 ila 3’ünü ve tüm hipertiroidizm vakalarının yüzde 1’inden çok daha azını oluştururlar.Özellikle, Graves hastalığının tiroid dışı belirtileri bulunmayan diffuz guatrlı hipertiroidik hastalarda TSHoma da akla gelmelidir.

Olgu: vaka1:30 yaşında kadın hasta çarpıntı,ishal,terleme,kilo kaybı ve sinirlilik şikayetleri olan hastanın tekrarlanan tetkiklerde ve 3 farklı merkezde bakılan tft değerlerinin hepsinde TSH,sT3 ve sT4 değerleri yüksek olarak saptandı. Shbg:176nmol/L(18-144) saptandı.1. derece aile bireylerinde tft bozukluğu saptanmadı.Prolaktin:30 olan hastanın hipofiz MR’ında 5 mm adenom saptandı.Alfa subunit:2.4ng/ml(ref<1.2)TSH:5.5alfa molar/TSH:4,3genetik testinde mutasyon saptanmadı.Trh stimulasyon ve t3 supresyon testlerinin diskondans olması ve mikroadenom olması nedeni ile hastaya octreatit testi yapıldı.Octreotit testi ile TFT’ de ötiroidi sağlanan hasta TSHoma olarak kabul edildi ve cerrahi planlandı. 

vaka2:35 yaşında erkek hasta baş ağrısı nedeniyle bakılan TSH,sT3vesT4değerleri yüksek olarak saptandı.Tekrarlanan tetkiklerde ve farklı merkezlerde bakılan TSH, sT3 ve sT4 düzeyleri yüksek saptandı.Birinci derece yakınlarında tft bozukluğu saptanmadı.Genetik analizde anlamlı mutasyon saptanmadı. Alfasubunit:0.7(ref<0.5) ve hipofiz mr’da 7 mm adenom saptanan hastada Trh stimulasyon ve t3 supresyon testlerinin diskondans olması ve mikroadenom olması nedeni ile hastaya octreatit testi yapıldı..Octreotit testi ile tft de ötiroidi sağlanan hasta TSHoma olarak kabul

edildi ve cerrahi planlandı 

Sonuç: TSHomalarda sıklıkla hipofizde makroadenom görülür. Ayırıcı tanıda kullanılan testlerde ve tetkiklerde bazen diskordans görülebilir. Böyle durumlarda Octerotide yanıt testini kullanmak kesin tanıyı koymada yardımcı olmaktadır.

Vaka 1 Octreotit testi sonuçları


TSH nIU\ml

(normal:0.55-4.78)

FT3 pg\ml)

(normal:2.3-4.2)

fT4 ng\dl

(normal:0.89-1.76)

20 mg octreotid-lar öncesi

5.1

5.4

1.9

2.doz octreotid-lar öncesi

3.6

3.5

1.2

2.doz octreotid-lar sonrası 2.hafta

4.1

4.2

1.3

3.doz octreotid-lar öncesi

5.1

3.2

1.36

3.doz octreotid-lar sonrası 2.hafta

4.3

3.7

1.3

Vaka 2 Octreotit testi sonuçları


TSH nIU\ml

(normal:0.55-4.78)

FT3 pg\ml)

(normal:2.3-4.2)

fT4 ng\dl

(normal:0.89-1.76)

20 mg octreotid-lar öncesi

3.8

6.02

2.1

2.doz octreotid-lar öncesi

2.9

1.6

1.02

2.doz octreotid-lar sonrası 2.hafta

1.9

2.66

1.02

401 - Malign Plevral Efuzyonun Nadir Bir Nedeni: Az Diferansiye Tiroid Karsinomu - 2021

Burçak Cavnar Helvaci, Gülsüm Karaahmetli, Muhammet Saçikara, Neslihan Çuhaci Seyrek, İrem Şerifoğlu, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-308

Amaç: Az diferansiye tiroid karsinomu (ADTK); tiroidin nadir görülen; nüks, metastaz, ölüm riski yüksek olan kanseridir. Literatürde tiroid kanserlerine bağlı plevral efüzyon nadiren raporlanmıştır. Bu bildiride ADTK’a bağlı malign plevral efüzyonla takip ettiğimiz vakayı sunuyoruz.

Olgu: 66 yaşında erkek hastanın boyunda şişlik, nefes darlığı nedeniyle başvurduğu merkezde yapılan tiroid ultrasonografisinde multinoduler guatr, sol level IV’de düzensiz sınırlı LAP; akciğer grafisinde ‘noduler dansite artımı’ saptanmış. Toraks tomografisinde ‘akciğer parankiminde bilateral metastazla uyumlu lezyonlar’ raporlanmış. PETBT’de ‘tiroidde malign natürlü nodüllerde, boyunda multipl metastatik lenf nodlarında, bilateral metastatik akciğer nodüllerinde hipermetabolizma’ saptandı. Sağ level 3,4,6-2a bileşkesindeki lenf nodlarının biyopsisi; malign sitoloji olarak raporlandı. Bilateral total tirodektomi, bilateral santral lenf nodu diseksiyonu, sağ modifiye radikal boyun diseksiyonu yapılan hastanın patolojisi ‘az diferansiye tiroid karsinomu, sağ lateral ve santral tümör pozitif lenf nodu’ olarak raporlandı. Nefes darlığının devam etmesi üzerine çekilen akciğer grafisinde sol plevral efüzyon tespit edilen hastaya yapılan torasentez sonucu eksudayla uyumlu (kan Tg:23960 ng/mL, plevral sıvı dilusyonlu Tg>30000 ng/mL); sitolojisi karsinom infiltrasyonu olarak raporlandı. Toraks tomografisinde mediastinal, bilateral akciğer parankimiyle plevral yüzde multipl nodüller; sol hemitoraksta plevral efüzyon’ saptandı. Plevral sıvı hücre bloğu ‘tiroid karsinom infiltrasyonu’ olarak raporlandı. Tüp torakostomi sonrası plöredez uygulanan hastaya rekombinant TSH ile hazırlık sonrası 200mCi RAI tedavisi verildi. PET-BT’de progresyon saptanan; transtorasik akciğer biyopsisi karsinom metastazı olarak raporlanan hastaya tirozin kinaz inhibitörü başlandı.

Sonuç: ADTK’nın en sık uzak metastazı akciğer ve kemiğe olup; hastalığa bağlı ölümlerin %85’ni oluşturmaktadır. Plevral efüzyonun malign nedenlerinden %1’inden azı tiroid kanserleriyle ilişkilidir. Tanıda plevral sıvı tiroglobulin düzeyi, immunhistokimyasal boyama yol gösterici olabilmektedir


400 - Malign Tiroid Nodullerinin Ayiriminda Oksidatif Stresin Tiyol/Disulfit Homeostazi Ile Değerlendirilmesi - 2021

Muhammet Cüneyt Bilginer, Abbas Ali Tam, Sevgül Faki, Bağdagül Yüksel Güler, Özcan Erel, İbrahim Kilinç, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-306

Giriş: Tiroid kanseri tanısında ultrason ve bethesda sınıflaması sıklıkla kullanılmakta, tanısal zorluk durumunda destekleyici veriler aranmaktadır. Biz bu çalışmada tiyol/disülfit homeostazının tiroid kanseri ve bethesda sınıflamasıyla arasındaki ilişkiyi araştırdık.

Materyal/Metod: Çalışmaya toplam 119 katılımcı dahil edildi (Tiroidektomi planlanan 81 ötroid nodüler guatr hasta, yaş ve beden kitle indeksi eşleştirilmiş 28 sağlıklı gönüllü). Tiroidektomi endikasyonunda dev nodül, bethesda sınıflaması ve hasta tercihi esas alındı. Natif tiyol, total tiyol ve disülfit konsantrasyonları otomatik spektrofotometrik yöntemle analiz edildi. Disülfit/natif tiyol (%), disülfit/total tiyol (%) ve natif tiyol/total tiyol (%) oranları hesaplandı. Tiyol/disülfit homeostazını etkileyecek hastalığa sahip olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi.

Bulgular: Hasta grubun yaş ortalaması 45.66±10.45 (18-65), kontrol grubunun yaş ortalaması 43.53 ±11.49 (24-64) idi (Tablo-1). Bethesda kategorilerine göre tiyol/disülfit parametrelerinde anlamlı bir fark yoktu. Ancak Bethesda sınıflamasında malignite riski arttıkça disülfit/natif tiyol (%) oranı (r:0.241, p:0.030) ve disülfit/total tiyol (%) oranında (r:0.250 p:0.024) pozitif korelasyon (zayıf) tespit edildi. Yapılan analizde disülfit miktarı benign grupta 16.07 ±9.28 μmol/L, malign grupta 19.85±11.28 μmol/L, kontrol grubunda 14.87± 7.62 μmol/L ölçüldü (p <0.001, f =11.724). Disülfit/natif tiyol (%) oranı benign grupta 3.58 ± 2.0, malign grupta 5.50±2.85, kontrol grubunda 3.41 ±1.70 hesaplandı (p <0.001, f=8.415). Disülfit /total tiyol (%) oranı benign grupta 3.27 ±1.80, malign grupta 4.96 ±2.24, kontrol grubunda 3.15 ±1.48 olarak hesaplandı (p <0.001, f=9.449) (Tablo-2).

Sonuç: Oksitadif stres tiroid kanserinde anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bethesda sınıflamasında malignite riskiyle disülfit /natif tiyol oranı ve disülfit /total tiyol oranında zayıf pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Tanısal güçlük durumunda tiyol/disülfit ölçümünden ek fayda sağlanabilir

Çalışma popülasyonunun demografik özellikleri ve laboratuvar bulguları

Değişkenler

Ötroid nodüler guatr (n=81)

Kontrol grubu (n=28)

p değeri

Cinsiyet, n (%)

Kadın

Erkek

57 (70.4%)

24 (29.6%)

19 (%67.9)

9 (%32.1)

0.803

Yaş (yıl)

45.66±10.45

43.53 ±11.49

0.365

BKİ(kg/m2)

28.49 ±3.95

26.96 ± 4.78

0.099

TSH (μIU/mL)

1.72 ± 0.87

1.78 ± 0.58

0.706

sT4 (ng/dL)

1.28 ±0.17

1.23 ±0.18

0.295

sT3 (ng/dL)

3,26±0.46

3,37±0.35

0.249

Anti-Tg pozitifliği

16 (%19.8)

3 (%10.7)

0.390

Anti-TPO pozitifliği

13 (%16)

0 (%)

-

Total Biluribin (mg/dl)

0.60±0.49

0.58 ±0.29

0.298

Albumin (g/dL)

4.61 ±0.30

4.80 ±0.35

0.001

CRP (mg/L)

1.48 ±2.56

1.39 ± 2.31

0.965

BKİ: Beden kitle indeksi, TSH: Tiroid stimülan hormon, sT4: Serbest T4, sT3: Serbest T3 Anti-TG: Anti-tiroglobulin antikor, AntiTPO: Anti-tiroid peroksidaz antikor, CRP: C-reaktif protein

Tiyol/disülfit hemostazının histopatoloji sonuçlarına göre kontrol grubu ile karşılaştırılması


Benign (n=34)

Malign (n=35)

Kontrol (n=28)

p

f

Natif tiyol (μmol/L)

453.19±63.49

457.47 ±62.38

444.81±71,9

0.746

0.294

Total tiyol (μmol/L)

487.45±67.87

497,09±64,78

474.61±75.48

0.442

0.824

Disülfit (μmol/L)

16.07 ±9.28

19.85±11.28

14.87± 7.62

<0.001

11.724

Disülfit/Natif tiyol (%)

3.58 ± 2.07

5.50±2.85

3.41 ±1.70

<0.001

8.415

Disülfit/Total tiyol (%)

3.27 ±1.80

4.96 ±2.24

3.15 ±1.48

<0.001

9.449

Natif tiyol/Total tiyol (%)

93.01 ±3.96

92.07± 4.73

93.74 ± 3.09

0.263

1.355

399 - Ailesel Papiller Tiroid Kanseri, Kliniko-Patoloji Ve Takip Ozellikleri Acisindan Sporadik Formdan Farkli Midir? - 2021

Fatma Dilek Dellal Kahramanca, Didem Özdemir, Cevdet Aydin, Berna Öğmen, Aydan Kiliçarslan, Mehmet Kiliç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-305

Amaç: Ailesel papiller tiroid kanseri (A-PTK), sık görülmeyen ve iyi tanımlanmamış bir klinik antitedir. Bazı çalışmalarda sporadik forma göre daha agresif karakterde olduğunu belirtirken, bazı çalışmalarda ise agresif özelliklerle ilişkili bulunmamıştır. Bu çalışmada A-PTK ve sporadik PTK (S-PTK) hastalarında ultrasonografik (USG) ve sito-histopatolojik özellikleri analiz etmeyi amaçladık.

Materyal-Metod: 2007-2018 tarihleri arasında PTK tanısı alan 292 hasta retrospektif olarak incelendi. A-PTK ve S-PTK hastaları; tiroid fonksiyon testleri, USG özellikleri ve sito-histopatolojik özellikler açısından karşılaştırıldı.

Bulgular: 69 A-PTK hastasının 132 tümör odağı ve 223 S-PTK hastasının 322 odağı incelendi. Cinsiyet dağılımı, tiroid otoantikor pozitifliği ve median nodül sayısı iki grupta benzerdi. Malign nodüllerin preoperatif USG incelemesinde; A-PTK grubunda S-PTK grubuna kıyasla ortalama nodül çapı daha küçük, mikrokalsifikasyon oranı daha az ve izoekojenite oranı daha fazlaydı (p=0.001, p=0.005, p=0.0.025). Sitolojik dağılım benzerdi (p=0.100). Multifokalite ve bilateralite oranları, A-PTK hastalarında daha yüksekti (% 47.8, % 30,9; p=0.009). Median tumor çapı, mikrokarsinom oranı, PTK variant dağılımı, ekstrakapsüler yayılım ve vasküler invazyon oranları benzerdi. S-PTK grubunda kapsüler invazyon ve bölgesel lenf nodu metastazı belirgin artmıştı (% 17,4, % 9,1, p=0.024; % 2,9, % 13,0, p=0.018). Sporadik grupta operasyondan 6 ay sonraki uyarılmış tiroglobulin düzeyleri daha yüksek olmakla birlikte, konvansiyonel ve dinamik yanıt oranları her iki grupta da benzerdi.

Sonuç: A-PTK’nın S-PTK’dan daha agresif olduğu tartışmalıdır. A-PTK hastalarında multifokalite oranını daha yüksek, lenf nodu metastazı oranını daha düşük ve prognozu her iki grupta benzer bulduk. Vakaların erken tanısı, hastalığın ailesel fomunun daha erken tanınmasını sağlayabilir.

Ailesel ve sporadik papiller tiroid kanseri hastalarının histopatoloji ve takip özellikleri


Ailesel PTK (n=69) 

Sporadik PTK (n=223 )

p değeri

Toplam tümör odağı sayısı 

132

322


Tümör çapı (mm)

6,0 (1,0-40,0)

7,0 (0,5-60,0)

0.086

Multifokalite

33 (47,8)

69 (30,9)

0.009

Bilateralite 

26 (37,7)

50 (22,4)

0.011

Mikrokarsinoma 

97 (73,5)

212 (65,8)

0.108

Vasküler invazyon 

2 (1,5)

10 (3,1)

0.337

Tiroid dışı yayılım 

6 (4,5)

28 (8,7)

0.127

Kapsüler invazyon 

12 (9,1)

56 (17,4)

0.024

Lenf nodu metastazı 

2 (2,9)

29 (13,0)

0.018

Uyarılmış  TG (6.ay)

0,92 (0,02-57,65)

2,25 (0,01-505,00)

0.036

Kantitatif ve kategorik değişkenler, sırasıyla ortalama±standart deviasyon ve frekans(%) olarak özetlenmiştir. PTK: Papiller tiroid kanseri, TG: tiroglobulin

398 - Differansiye Tiroid Kanserli Hastalarda Şupheli Servikal Lenf Nodlarina Yapilan Ultrason Eşliğinde Ince Iğne Kapiller Biopsi Işlemi Sonrasi Serum Tiroglobulin Duzeyindeki Değişiminin Değeri - 2021

Fatma Dilek Dellal Kahramanca, Cevdet Aydin, Abbas Ali Tam, Sevgül Faki, Afra Alkan, Şefika Burçak Polat, Ahmet Dirikoç, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-304

Amaç: Tiroid nodüllerine yapılan ince-iğne aspirasyon biopsisi sonrası serum tiroglobulin (TG) düzeyinin yükselebildiği bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, differansiye tiroid kanserli hastalarda ultrasonografik olarak şüpheli servikal lenf nodlarına (LN) yapılan ultrasonografi (USG) eşliğinde ince-iğne kapiller biopsi (İİKB) işlemi sonrasında serum TG düzeyindeki değişimi ve serum TG düzeyi ile sitoloji arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemeye çalışmaktır.

Materyal-Metod: Şüpheli servikal LN’na USG-İİKB yapılan 188 hasta, retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik özellikler, radyoaktif iyot (RAİ) tedavi öyküsü; TSH ve TG düzeyleri, anti-TG antikor pozitifliği ve LN USG özellikleri kaydedildi. İİKB öncesi TG düzeyi (TGönce), İİKB sonrası TG düzeyi (TGsonra), TGsonra/TGönce oranı ve işlem sonrası TG düzeyi artan hasta sayısı belirlendi. Lezyonlar sitolojik tanılarına göre benign, nondiagnostik, malignite şüphesi ve malign olarak gruplandı.

Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, RAİ tedavi öyküsü ve TSH düzeyleri benzerdi. TGsonra, TGsonra/TGönce ve TG düzeyi artan hasta sayısı; malign grupta diğer gruplara göre belirgin derecede yüksekti (Tablo-1). Maligniteyi predikte eden TG artışı için optimal cut-off değeri, % 7.6 idi (sensitivite % 73.7, spesivite % 85.2, Şekil). TG artışı yaş, cinsiyet, TSH, anti-TG pozitifliği ve USG özellikleriyle ilişkili değilken; RAİ tedavisi alanlarda belirgin düşüktü. Anti-TG pozitif olan 31 hastanın TGsonra/TGönce oranı ve TG düzeyi artan hasta yüzdesi malign grupta benign ve nondiagnostik gruba göre yüksekti (Tablo-2).

Sonuç: Hem tüm çalışma grubunda, hem de anti-TG pozitif alt-grupta; şüpheli servikal LN’na İİKB sonrası serum TG artışı ve TG düzeyi artan hasta sayısı, malign grupta diğer gruplara göre daha fazladır. İİKB sonrası serum TG artışı, LN metastazını tespit etmek için yardımcı bir yöntem olabilir.

Ultrasonografik olarak şüpheli lenf nodlarında malign sitolojiyi non-malign sitolojiden ayırmada Tgsonra/Tgönce oranı için ROC eğrisi


Tablo-1: Lenf nodu sitoloji gruplarına göre serum tiroglobulin (TG) düzeyleri ve işlem sonrası TG düzeyi artan hasta sayıları


Benign

(n=124, % 66.0)

Malign

(n=19, % 10.1)

Nondiagnostik (n=38, % 20.2)

Malignite şüphesi

(n=7, % 3.7)

P değeri

    TGönce (mcg/L)

0.076 (0.012-0.471)a

1.283 (0.207-7.931)b

0.224 (0.036-1.385)a

0.161 (0.026-0.998)a,b

<0.001

    TGsonra (mcg/L)

0.072 (0.014-0.382)a

2.313 (0.437-12.247)b

0.196 (0.037-1.037)a

0.071 (0.013-0.375)a

<0.001

    TGsonra / TGönce

1.000 (1.000-1.000)a

1.408 (1.068-1.839)b

1.000 (0.824-1.000)a

0.821 (0.531-1.000)a

<0.001

    Artmış TG düzeyi olan  hasta (n, %)

18 (14.5)a

14 (73.7)b

7 (18.4)a

0 (0.0)a

<0.001

Kantitatif ve kategorik değişkenler, sırasıyla median (IQR:25.-75. yüzdelikler) ve frekans(%) olarak özetlenmiştir. ¹ ² ³Aynı numaralar, belirtilen grubun diğerlerinden anlamlı derecede farklı olduğunu belirtmektedir

Tablo-2: Anti-Tiroglobulin antikoru pozitif hastalarda lenf nodu sitoloji gruplarına göre serum tiroglobulin (TG) düzeyleri ve işlem sonrası TG düzeyi artan hasta sayıları


Benign

(n=15, % 50.0)

Malign

(n=8, % 26.7)

Nondiagnostik (n=7, % 23.3)

P değeri

    TGönce (mcg/L)

0.062 (0.008-0.478)

0.199 (0.026-1.533)

0.035 (0.005-0.272)

0.610

    TGsonra (mcg/L)

0.028 (0.004-0.210)

0.592 (0.080-4.353)

0.010 (0.001-0.070)

0.057

    TGsonra / TGönce

1.000 (0.485-1.000)a

2.061 (1.000-3.317)b

1.000 (0.736-1.000)a

0.006

    Artmış TG düzeyi olan  hasta (n, %)

1 (6.7)a

5 (62.)b

0 (0.0)a

0.003

Malignite şüphesi grubunda yalnızca 1 hasta olduğu için, bu grup analize dahil edilmemiştir. Kantitatif ve kategorik değişkenler, sırasıyla median (IQR:25.-75. yüzdelikler) olarak özetlenmiştir. ¹ ² Aynı numaralar, belirtilen grubun diğerlerinden anlamlı derecede farklı olduğunu belirtmektedir.

397 - İkinci Kez Tiroidektomi Geciren Hastalarimizida Bethesda Klasifikasyonunun Guvenirliliği - 2021

Sevgül Faki, Gülsüm Karahmetli, Aylin Kiliç Yazgan, Mehmet Kiliç, Oya Topaloğlu, Didem Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-301

Amaç: Tiroid ince iğne aspirasyon biopsisi (TİİAB) ve Bethesda tanısal sınıflamasının kullanımı ile uygun tedavi protokolleri oluşturulmakta ve operasyon gereksinimini giderek azaltmaktadır. TİİAB daha önce tiroid cerrahisi geçiren hastalarda tiroid lojunda gelişen skar ve fibrozis nedeni ile çelişkili sonuçlara neden olabilmektedir. Çalışmamizda nüks tiroid cerrahisi uygulanan hastalarda Bethesda klasifikasyonunun güvenirliliğini saptamaktır.

Yöntem: Çalışmaya 2007-2014 yılları arasında nüks multinodüler guatrı olup ikinci kez tiroidektomi olan 130 hasta (260 nodül (gurup B)) ve birincil tiroidektomi uygulanan toplam 6404 nodül olan 2821 hasat (grup A) dahil edildi.

Bulgular: malignite oranı grup B’de daha düşük (p=0.016). Operasyon endikasyonu grup B ve A da sırası ile dev nodül, malignite şüpesi (p=0.001). Son yayınlarda dev nodül ile malignite arasındaki ilişkilendirme azalmaktadır, operasyon endikasyonunun grup B dev nodül olması malignite oranını düşük saptanmasını açıklamaktadır. Grup B’de Bethesda klasifikasyonunun sensivite ve spasifitesi sırası ile %37, %95.5 ike bu değerler grup A’da sırası ile %62, %94. Pozitif predictive değer ve negatif predictive değer grup B ve A da sırası ile %35, %95- %52.6,%96 olarak hesaplandı. Yanlış pozitiflik oranı sırası ile 11, 314 iken Yanlış negatiflik oranı 10,208 idi. Betesda klasifikasyonunun her iki grupta doğruluk oranı %91 saptandı.

Sonuç: İnce iğne aspirasyon sitolojisi (İİAS) hızlı, basit, güvenilir bir yöntemdir ve hastaların %25’ni benign tiroid hastalığından dolayı yapılan gereksiz tiroidektomiden korumaktadır. Çalışmamızda reoperatif tiroid cerrahi hasta ve tiroid nodüllerinde düşük malignite riski saptanmıştır. Bethesda klasifikasyonunun reoperatif hastalada sensitivitenin ve pozitif predictive değerin düşük olması güvenirliliği negative etkilemektedir. Bu bilgiler yüksek komplikasyon oranına sahip reoperatif tiroid cerrahisi yapılmadan önce dikkate alınmalıdır.

Tablo 1: Bethesda klasifikasyonunun tanı performansı


Grup B

Grup A

1(N=262)

N=6040

Sensitivite

37%

62%

Spesifite

95.5%

94%

Pozitif predictive değer

35%

52.6%

Negatif predictive değer

95%

96%

Yanlış pozitik değeri

11

314

Yanlış negatiflik değeri

10

208

Doğruluk oranı

91%

91%


396 - Nivolumab Tedavisi Ile Nuks Eden Graves Hastaliği: Olgu Sunumu - 2021

Berna Öğmen, Abbas Ali Tam, Cevdet Aydin, Ahmet Dirikoç, Hüsniye Başer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-300

Amaç: İleri evre malignitelerde, programlanmış hücre ölüm-1(PD-1) antikorları gibi immün checkpoint inhibitörleri umut verici tedaviler olmuştur.Bu ilaçlar endokrinopatiler dahil pekçok immün aracılı advers olaya neden olabilir. Bir anti-PD-1 monoklonal antikoru olan nivolumab, anrezektabl metastatik melanom,küçük hücreli dışı akciğer kanseri,renal hücreli karsinom,baş-boyun kanseri,Hodgkin lenfoma ve mide kanserinde etkin bir tedavidir. Nivolumab, yaygın olarak immün aracılı tiroid fonksiyon bozukluğuna (genellikle hafif-orta dereceli hipotiroidi veya tirotoksikoz) neden olur. Anti-PD-1 tedavisi ile en sık görülen endokrin advers olay hipotiroidizmdir (yaklaşık % 5.9 vaka). Tirotoksikoz çoğu durumda destrüktif tiroidit ile ilişkilidir. Anti-tiroglobulin antikoru(anti-Tg) veya anti-tiroperoksidaz antikoru(anti-TPO) pozitif hastalarda Nivolumab tedavisi sonrası destrüktif tiroidit gelişimi daha da sık görülür. Graves hastalığına bağlı hipertiroidi gelişimi çok nadirdir ve şimdiye kadar literatürde bildirilen sadece 4 vaka bulunmaktadır. Burada Nivolumab tedavisi sonrası gelişen bir Graves olgusu sunulmaktadır.

Olgu: Primer malign üretral melanomu olan 75 yaşında kadın hasta,iki haftada bir 240 mg dozunda,üç kür nivolumab tedavisi aldı. Çarpıntı nedeniyle 4.kür tedavi öncesi yapılan tetkiklerinde, tiroid stimülan hormon(TSH):<0.015 (referans aralığı[RA]:0.55-4.78)mU/L, serbest T3:7.44 (RA:2.3-4.2)ng/L ve serbest T4:2.4 (RA:0.89-1.76)ng/dl idi. Anti-TPO pozitif iken anti-Tg ve TSH reseptör antikoru(TRAB) negatif saptandı. Tiroid ultrasonografisinde her iki lobda boyut artışı görülürken ekojenite azalmış, vaskülarite artmıştı. Tiroid sintigrafisinde diffüz artmış aktivite tutulumu saptandı. Hastanın öyküsünden yaklaşık 8 yıl önce Graves hastalığı tanısı aldığı ve medikal tedavi ile remisyona girdiği öğrenildi. PD-1 tedavisi öncesine kadar da ötiroiddi.

Sonuç: Anti-PD-1 sıklıkla destrüktif tiroidite neden olurken, hastamızda farklı olarak Graves hastalığına neden olmuştur. Ayrıca bu vaka, nivolumab tedavisinin Graves Hastalığı nüksünü tetiklediği bildirilen ilk vakadır.


395 - Levotiroksin Malabsorbisyonunun Sik Gorulmeyen Bir Nedeni: İleostomi - 2021

Leyla Akdoğan, Gönül Ahmedova, Muhammed Saçikara, Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-277

Amaç: Hipotiroidili hastalarda levotiroksin(LT4) tedavi ihtiyacının bireysel olarak belirlenmesi önerilmektedir. Oral LT4 emilimi ince barsakta, özellikle jejunum ve proksimal ileumda gerçekleşmektedir. LT4 malabsorbsiyonunun nedenleri arasında çölyak hastalığı, gastrointestinal malabsorptif cerrahi prosedürler, ilaç ve diyete bağlı etkileşimler sayılabilir. Biz LT4 malabsorbsiyonun nadir bir nedeni olarak karşımıza çıkan multipl ince barsak rezeksiyonu yapılmış,

ileostomili vakamızı sunacağız.

Olgu: 59 yaşında erkek hasta, gastrocerrahi kliniğinden TSH yüksekliği nedeniyle konsulte edildi. 2009 yılında medikal nüks Graves tanısıyla total tiroidektomi yapılan hasta 175 mcg/gün LT4 tedavisi ile ötiroiddi. Ocak 2020’de rektum kanseri tanısı ile low anterior rezeksiyon ve kolostomi yapılan hastaya kemoterapi ve radyoterapi uygulanmış. Kasım 2020’de radyasyon ileiti, ileus nedeniyle segmenter ince barsak rezeksiyonu, multipl ince barsak onarımı yapılmış ve kolostomisi çalışmayan hastaya ileostomi açılmış. Medikal tedaviye rağmen günlük deşarjı fazla olması nedeniyle ileostomi kapatılması planlanmış. Bu süreçte bakılan TSH:66 mU/L olması üzerine Ocak 2021’de preoperatif tarafımıza konsulte edildi. Uygun şartlarda replasmana rağmen TSH:80 mU/L düzeylerine çıkması sebebiyle oral levotiroksin dozu 150 mcg/gün’den kademeli olarak 350 mcg/gün’e arttırıldı. 350 mcg/gün oral LT4 ile TSH:37 mU/L, serbest T4 ve T3 normale gelen hastanın ileostomisi Şubat 2021’de kapatıldı. İleostomi kapatıldıktan sonra serbest T4 ve T3 değerleri yükselmeye başlayan hastanın levotiroksin dozu kademeli olarak azaltıldı. Tiroid fonksiyon testleri ve aldığı tedaviler Tablo-1’de özetlenmiştir. Hasta 150 mcg/gün levotiroksin replasmanı ile ötiroid izlenmektedir. 

Sonuç: İntestinal emilim sorunları yüksek doz LT4 tedavisine ihtiyaç duyulmasına neden olabilir. Barsak emilim yüzeyinin azalmasının yanısıra barsak transit zamanının kısalması da malabsorbsiyon mekanizmaları arasında sayılabilir. Yüksek doz LT4 tedavisine rağmen artan serum TSH düzeyleri varlığında ileri araştırma yapılmalıdır.

Hastanın tiroid fonksiyon testleri seyri ve aldığı tedaviler

Tarih

TSH (mU/L)

0.55-4.78

Serbest T4 (ng/dL)

0.89-1.76

Serbest T3 (ng/L)

2.3-4.2

LT4 DOZU (mcg/gün)

24.02.2020

2.8

1.22

3.07

175(5/7) 200 (2/7)

09.04.2020

0.65

1.6

-

175(5/7) 200 (2/7)

28.09.2020

0.032

2.33

3.67

175(5/7) 200 (2/7)

17.11.2020

0.012

1.7

2.56

175

14.01.2021

66.8

0.36

0.6

150

18.01.2021

69.9

0.44

1.2

200

25.01.2021

76.2

0.86

1.81

250

28.01.2021

84.7

0.78

1.92

300

01.02.2021

41.8

1.15

2.09

350

04.02.2021

(ileostomi kapatılması)

37.4

1.18

2.3

350

10.02.2021

3.9

1.20

1.4

300

14.02.2021

3.4

1.24

1.8

250

17.02.2021

1.8

1.50

1.53

200

25.02.2021

1.5

1.72

3.0

150


394 - Thyro-Cutaneous Fistula, Thyroid Lymphoma - 2021

Sevgül Faki, Himmet Durmaz, Serdar Deniz, Belma Tural Balsak, Merve Pamukçuoğlu, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-276

Objective: Primary lymphomas of the thyroid are uncommon tumours and presented with rapidly enlarging neck mass. Abscess formation in the background of thyroid lymphoma with thyro-cutaneous fistula is further rare. Reaching the final diagnosis can be delayed if insufficient biopsy material is obtained and ıt may be difficult to distinguish thyroid lymphoma from anaplastic carcinoma and thyroiditis. The present study describes the case of a patient who was presentad with Abscess formation suggesting the possibility of anaplastic carcinoma and finaly diagnosd by diffuse

large B-cell lymphoma.

Case: A 73-year-old female presented with anterior neck pain, hoarseness and rapidly expanding mass with Abscess formation on here neck. the patient was admitted to our clinic for preoperative thyroid surgery suggesting the possibility of anaplastic carcinoma due to fine needle aspiration cytology of suspicious for malignancy. Her serum TSH was elevated to 47 mU/L and anti TPO was very high. Here neck ultrasound showed a significantly enlarged, diffuse parenchymal inhomogeneity and ill defined border of the thyroid gland. We performed Tru-cut biopsy and histological diagnosis was Diffuse large B-cell lymphoma of the thyroid gland. After 18FDG-positron emission tomography/computed tomography scanning the patient reseaved 6 regimen of chemotherapy R-CHOP with antibiotics and she has a good physical condition.

Conclusion: Thyroid abscess is a rare clinical situation. Abscess formation in the background of thyroid cancer with thyro-cutaneous fistula is further rare. Studies have shown inconsistent results in the diagnosis of lymphoma of the thyroid. Such a presentation should be known to early diagnosis, treatment and prevention unnecessary surgery.

Thyro-Cutaneous Fıstula of neck mass




393 - Son Donem Bobrek Hastalarinda Renal Transplantasyon Oncesi Ve Sonrasi Otiroid Hasta Sendromu Sikliği Ve Oksidatif Stres Ile Ilişkisi - 2021

Tuğçe Akman, Oya Topaloğlu, Alparslan Altunoğlu, Salim Neşelioğlu, Özcan Erel, Bekir Çakir, Osman Ersoy.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-274

Amaç: Bu çalışmamızda, son dönem böbrek hastalığı(SDBH) olan hastalarda, renal transplantasyon öncesinde ve sonrasında ötiroid hasta sendromu(ÖHS) sıklığını ve tiyol-disülfid düzeylerini değerlendirerek oksidatif stres ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.

Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada SDBH olup renal transplantasyon uygulanmış hastaların transplantasyon öncesi ve sonrasında ölçülen serbest triiyodotironin(sT3), serbest tiroksin(sT4) ve tiroid stimülan hormon(TSH) düzeyleri kaydedildi. Hastaların transplantasyon öncesi ve sonrasında bakılmış olan tiyol ve disülfid parametreleri de kaydedildi.

Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 121 hastanın 69’u erkek(%57), 52’si kadındı(%43) ve ortalama yaş 45±12.61 yıldı. 121 hastanın 39’unda ÖHS tespit edildi(%32). Bu hastaların 24’ünde(%61) transplantasyon öncesi, 15’inde(%39) transplantasyon sonrası ÖHS mevcuttu. SDBH ile takipli hastalarda ÖHS sıklığı %19.8’di Transplantasyon öncesinde ÖHS tespit edilen 24 hastanın 16’sının transplantasyon sonrasında normal tiroid fonksiyonlarına ulaştığı görüldü (%66.7) (Tablo 1). Transplantasyon sonrası ÖHS gelişen hastalarda gelişmeyenlere göre üre ve kreatinin düzeylerinin anlamlı derecede yüksek(p= 0.025 ve p= 0.009), sT4, sT3, total protein ve albümin düzeylerinin ise anlamlı derecede düşük olduğu izlendi (p<0.001; tüm parametreler için). Transplantasyon öncesi ÖHS olan hastalar ile olmayan hastaların karşılaştırılmasında yine kreatinin düzeyi anlamlı derecede yüksekti(p=0.034). sT4, sT3 düzeyleri anlamlı derecede düşük izlendi (her iki parametre için p<0.001). Herhangi bir zamanda ÖHS olup tiyol-disülfid değerleri tespit edilebilmiş 20 hasta ile, ÖHS olmayan 68 hastanın karşılaştırılmasında native tiyol ve total tiyol düzeylerinin ÖHS olan hastalarda anlamlı derecede daha düşük olduğu izlendi(p=0.025 ve p=0.044)(Tablo 2).

Sonuç: Çalışmamız, renal transplant hastalarında ÖHS’nin etyolojisinde oksidatif stres ve antioksidasyon durumunun değerlendirildiği ilk çalışmadır. Antioksidasyonun bu hastalarda belirgin derecede düşük olması oksidatif stresin ÖHS’nin etyolojisinde rol alabileceği fikrini desteklemektedir.

Tablo 1. Ötiroid hasta sendromu olan hastaların demografik verileri

Yaş, yıl (n=39) Erkek Kadın

48.92±11.60

47.50±11.02

50.94±12.47

Cinsiyet (n=39)

Erkek Kadın

23 (%59)

16 (%41)

Renal replasman durumu (n=39) HD PD Preempitif Bilinmiyor

29 (%74.4)

1 (%2.6)

5 (%12.8) 4(%10.3)

Renal replasman süresi,ay (n=25)

Minumum Maksimum Ortanca

2 300 84

Donör durumu (n=39) Canlı Kadavra

25 (%64.1)

14 (%35.9)

ÖHS olma zamanı (n =39)

Transplantasyon öncesi Transplantasyon sonrası

24 (%61) 15 (%39)

Transplantasyon sonrası ÖHS düzelme durumu (n =24)

Düzelmiş Düzelmemiş Bilinmiyor

16(%66.6)

1(%4.2) 7(%29.1)

HD: hemodiyaliz, PD: periton diyalizi, ÖHS: Ötiroid hasta sendromu

Tablo 2. Ötiroid hasta sendromu olan tüm hastalar ile olmayan hastaların tiyol -disülfid parametrelerinin karşılaştırılması


ÖHS olan hasta parametreleri

(n=20)

ÖHS olmayan hasta parametreleri

(n=68)

P değeri

Native tiyol

Total tiyol

Disülfid

364.50±74.21

400.00±79.65

17.54±5.77

410.01±79.46

442.66±82.63

16.29±8.36

0.025

0.044

0.541

ÖHS: Ötiroid hasta sendromu


392 - Servikal Lenf Noduna Metastaz Yapan Prostat Adenokanseri - 2021

Gülsüm Karaahmetli, Kübra Solmaz, Fatma Dilek Kahramanca, Fatma Neslihan Çuhaci Seyrek, Önder Kayigil, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-269

Amaç: Servikal lenf düğümleri baş-boyun malignitelerinin sıklıkla metastaz yaptığı bir bölge iken, prostat karsinomu bu bölgeye nadiren metastaz yapmaktadır. Tiroid papiller mikrokarsinom tanısı olup servikal bölgede patolojik lenf nodu saptanan hastada öncelikle tiroid karsinomuna bağlı metastatik lenf nodu düşünülmesine rağmen lenf nodu sitolojisi prostat karsinom metastazı saptanan bir olguyu sunacağız

Olgu: 64 yaşında erkek multinodüler guatr nedeniyle total tiroidektomi yapılan ve patolojisi papiller mikrokarsinom olan hastaya 100 mcı radyoaktif iyot(RAI)tedavisi verildi.RAI sonrası tüm vücut taramada(TVT) boyunda sağ lob lojunda rezidü doku ile uyumlu aktivite tutulumu saptanırken, tanısal TVT’si normal saptandı(Tablo1).Prostat kanseri tanısı da olan hastanın PET-BT’de bilateral seviye 4 (inferior juguler) lenf nodu alanında patolojik artmış aktivite tutulumu gösteren lenf nodları izlendi(SUVmax:57.75).Boyun ultrasonografisi (US)’de sol level 4’de patolojik görünümlü 8,5x8,7x11mm lenf nodundan yapılan İİAS sonucu malign sitoloji, karsinom metastazı ile uyumlu ve yine sol level IV 7,7x9,4x10,8mm patolojik görünümlü lenf nodundan yapılan İİAS sonucu malign sitoloji, karsinom metastazı ile uyumlu olarak saptandı(Tablo 1).Sitolojide prostat ve tiroid orjinine yönelik immünhistokimyasal çalışmada(PSA, TTF1) kesin bir ipucu elde edilememesi üzerine hastanın level 4 lenf nodundan İİAS’i tekrarlandı.Sitolojisi nondiagnostik olan hastaya hücre bloğu yapıldı.Sol level 4 lenf nodu(8,5x8,7x11mm) sitolojisi prostat adenokarsinomu metastazı ile uyumlu olarak raporlandı.

Sonuç: Servikal lenf düğümlerine prostat adenokarsinom(PAC) metastazı seyrek görülmektedir. Öykü bilinmiyorsa, vakalar servikal neoplazmlardan metastaz olarak yanlış teşhis edilebilirler. İİAS’de servikal lenf düğümlerine metastatik PAC’yi gösteren bulgular; yaşlı erkek hastalarda sol taraftaki servikal lenf düğümlerinin tutulumu, granüler sitoplazmalı, düz tabakalar ve asinide düzenlenmiş tek tip poligonal hücrelerden oluşan hücresel yaymalar, belirsiz hücre sınırları ve belirgin nükleollü yuvarlak-oval çekirdeklerdir

Tablo 1. Hastanın tüm vücut tarama sırasındaki TSH, Tg, anti-Tg değerleri ile sol level IV’deki lenf nodlarına ait Tg yıkama değerleri


TSH(ıu/ml)

Tg (ng/ml)

Anti-Tg (u/ml)

Tg yıkama

RAİ sonrasıTVT

73

27,3

19


Tanısal TVT

41,4

25,5

18


Sol level IV lenfodenopati

(8,5x8,7x11mm)


4


0,89

Sol level IV lenfodenopati

(7,7x9,4x10,8 mm)


4


0,3

TSH; tiroid uyarıcı hormon, Tg; tiroglobulin, Anti-Tg; anti-tiroglobulin, TVT; tüm vücut tarama, RAI; radyoaktif iyot


391 - Uygunsuz TSH Sendromlu Kadin Olguda DUOX-2 Heterozigot Gen Mutasyonu - 2021

Müge Keskin, Himmet Durmaz, Serdar Deniz, Konul Ahmedova, Ahmet Cevdet Ceylan, Cevdet Aydin, Oya Topaloglu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-268

Amaç: DUOX2, foliküler tiroid hücrelerinin apikal membranında eksprese edilen bir nikotinamid adenin dinükleotid fosfat oksidazdır. Tiroperoksidaz (TPO) ile katalize edilen iyotlama ve birleştirme reaksiyonları için temel elektron alıcısı olan H₂O₂’yi üretir. DUOX2 gen mutasyonları OR geçişlidir, değişken fenotiplere neden olsada çoğu kişide guatr ve hipotiroidizm görülür. Bu bildiride sT4 yüksekliği nedeniyle uygunsuz TSH sendromu etiyolojisi araştırılan ve DUOX-2 heterozigot gen mutasyonu saptanan bir olgu sunulmuştur.

Olgu: 23 yaşında kadın hasta polikliniğimize çarpıntı, sinirlilik şikayeti ile başvurdu. Özgeçmişinde kronik hastalık öyküsü yoktu. Soygeçmişinde annesinin tiroidektomi geçirdiği, abisinde hipertiroidi olduğu öğrenildi. Fizik muayenede beden kitle indeksi 30 kg/m², kan basıncı 120/80mm/Hg idi, sistemik bulguları doğaldı. Laboratuar analizinde TSH:1,96μU/mL(0,27-4,2), sT4: 2,02ng/dL(0,87-1,7), sT3:3,74pg/mL(2-4,4), aTG:20,4IU/mL(<60), aTPO:30U/Ml(<60), kortizol:17,6μg/dL(6,2-19,4), ACTH:17,6pg/mL(7,2-63,3), FSH:6,3U/L(2,5-10,2), LH:14,4U/L(1,9-12,5),Estradiol:211ng

/L(19,5-144,2), alfa subünit: 0,4ng/mL (<1,2) saptandı. sT3 ve sT4’e karşı heterofil antikor varlığı ekarte edildi. Tiroid ultrasonografide tiroid boyutları normal, parankim minimal heterojen, color flow doppler paterni 2 idi ve nodül yoktu. Hipofiz MR’da hipofiz bez yüksekliği 10mm idi, adenom mevcut değildi. T3 supresyon testinde TSH supresyonu sağlanan ve TRH uyarı testinde, TSH düzeyinde 8 kat artış tespit edilen hastada tiroid hormon direnci düşünüldü. Hastanın genetik analizinde, PAX8, POU1F1,PROP1, TG, THRA, THRB, TPO, TRHR, TSHB, TSHR, SLC5A, GNAS, HESX1 normaldi, DUOX2 geni 16.ekzonunda c.1921G>A(p.Glu641Lys) varyantı heterozigot olarak tespit edildi. 

Sonuç: Klinik ve laboratuar olarak tiroid hormon direnci düşündüğümüz olgumuzda hipotiroidi ve guatra neden olduğu bilinen DUOX-2 gen mutasyonu saptadık. Maternal DUOX2 mutasyonu taşıyıcılarının yetişkinlikte ötiroid olduğu, hipotiroidizmin kalıcı olmadığı gözlenmiştir. Bu vakada ailenin genetik analizi sonucu DUOX-2 mutasyonunun öneminin daha netlik kazanabileceği düşüncesindeyiz.


390 - Tiroid Nodullerinde Malignitenin Preoperatif Ongorusunde Farkli Ultrasonografik Risk Siniflama Sistemlerinin Etkinliğinin Karşilaştirilmasi - 2021

Fatma Dilek Dellal Kahramanca, Abbas Ali Tam, Şefika Burçak Polat, Mustafa Ömer Yazicioğlu, Aylin Kiliç Yazgan, Cevdet Aydin, Didem Özdemir, Afra Alkan, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-267

Amaç: Tiroid nodüllerinin utrasonografik (US) özelliklerine göre geliştirilmiş olan farklı risk skorlama sistemlerinin maligniteyi öngörmedeki etkinliklerini karşılaştırmak.

Materyal-Metod: 2007-2014 tarihleri arasında tiroidektomi geçiren 3030 hastanın sitolojik inceleme yapılmış olan 6925 nodülünün preoperatif US özellikleri retrospektif olarak incelendi. Nodüller; Kwak-Tiroid görüntüleme raporlama ve veri sistemi (Kwak-TIRADS), Avrupa Tiroid Cemiyeti (EU-TIRADS), Kore Tiroid Radyolojisi Cemiyeti (Kore-TIRADS), Amerikan Klinik Endokrinologlar Cemiyeti (AACE) ve Amerikan Tiroid Cemiyeti (ATA) risk skorlama sistemlerine göre sınıflandırıldı. Bu sistemlerin tamamında skorlanabilen 1362 nodül (1042 hasta) çalışmaya alındı. Sistemlerdeki malignite oranları, spesifite, sensitivite, pozitif (PPD) ve negatif prediktif değerler (NPD) değerlendirildi.

Bulgular: Yüksek riskli olarak sınıflanan nodüllerin; Kwak-TIRADS’a göre % 50’si, EU-TIRADS’a göre % 27.7’si, Kore-TIRADS’a göre % 32.2’si, AACE’ye göre % 29.9’u ve ATA’ya göre % 31.9’u maligndi (Tablo-1). Risk sınıflama sistemleri için ROC eğrisi altında kalan alanların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde 0.5’ten daha yüksek olduğu görüldü (hepsi için p-değeri<0.001, Şekil-1). Her bir sistem için belirlenen optimal kesim noktalarına göre sensitiviteler %60 civarında,

spesiviteler %75 civarında, PPD %27-30 arasında, NPD %92 civarında bulundu (Tablo-2). Risk sınıflama sistemlerinin AUC (eğri altında kalan alan) değerleri karşılaştırıldığında, EU-TIRADS sistemi diğer sistemlerden anlamlı düzeyde daha düşük AUC değerine sahipti (düzeltilmiş p-değeri<0.05). Ayrıca Kore-TIRADS’ın AUC değeri, ATA’ya göre daha düşüktü (düzeltmiş p-değeri<0.001). Kwak-TIRADS, AACE ve ATA sistemlerinin AUC değerleri benzerdi ve en yüksek AUC değerleri bu sistemlerdeydi (Tablo-2). 

Sonuç: Risk sınıflama sistemleri, operatör bağımlı olduğu ve bu alanda tecrübe gerektirdiği için maligniteyi öngörmede değişken etkinliğe sahiptir. Sensitivitenin daha önceki çalışmalardan düşük olmasının nedeni, ultrasonografik skorlamanın real-time olarak yapılmaması ve retrospektif olarak US raporlarının değerlendirilmesi olabilir.

Şekil 1. Risk sınıflama sistemlerine ait ROC eğrileri


Tablo 1. Benign ve malign nodüllerin risk sınıflama sistemlerine göre dağılımı


Benign (n=1179)

Malign (n=183)


n (%1/%2)

n (%1/%2)

Kwak-TIRADS



Muhtemel benign

137 (97.9/11.6)

3 (2.1/1.6)

Düşük 

774 (91.8/65.7)

69 (8.2/37.7)

Orta 

61 (82.4/5.2)

13 (17.6/7.1)

Moderate

195 (69.4/16.5)

86 (30.6/47.0)

Yüksek

12 (50.0/1.0)

12 (50.0/6.6)

EU-TIRADS



Benign

97 (95.1/8.2)

5 (4.9/2.7)

Düşük 

729 (91.8/61.9)

65 (8.2/35.5)

Orta 

58 (100.0/4.9)

0 (0.0/0.0)

Yüksek 

295 (72.3/25.0)

113 (27.7/61.8)

Kore-TIRADS



Benign

129 (94.9/10.9)

7 (5.1/3.8)

Düşük 

787 (92.4/66.8)

65 (7.6/35.5)

Orta 

57 (81.4/4.8)

13 (18.6/7.1)

Yüksek 

206 (67.8/17.5)

98 (32.2/53.6)

AACE



Düşük 

187 (96.4/15.9)

7 (3.6/3.8)

Orta 

729 (91.9/61.8)

64 (8.1/35.0)

Yüksek 

263 (70.1/22.3)

112 (29.9/61.2)

ATA



Bening

129 (94.9/10.9)

7 (5.1/3.8)

Çok düşük 

58 (100.0/4.9)

0 (0.0/0.0)

Düşük 

729 (91.8/61.9)

65 (8.2/35.5)

Orta 

54 (80.6/4.6)

13 (19.4/7.1)

Yüksek 

209 (68.1/17.7)

98 (31.9/53.6)

1:Satır yüzdesi; 2:Sütun yüzdesi


Tablo 2. Risk sınıflama sistemlerinin ROC eğrisi analiz sonuçları


Kesim noktası

Spesifite

Sensitivite

PPD

NPD

AUC

% 95 GA

Kwak-TIRADS

orta

  60.7%

  77.3%

  29.3%

  92.7

  0.717

  0.680-0.754

EU-TIRADS

yüksek

  61.7%

  75.0%

  27.7%

  92.7

  0.680

  0.641-0.719

Kore-TIRADS

orta

  60.7%

  77.7%

  29.7%

  92.7

  0.705

  0.666-0.744

AACE

yüksek

  61.2%

  77.7%

  29.9%

  92.8

  0.710

  0.674-0.747

ATA

orta

  60.7%

  77.7%

  29.7%

  92.7

  0.713

  0.675-0.751

PPD: pozitif prediktif değer, NPD: negatif prediktif değer, AUC: area under curve (eğri altında kalan alan), % 95 GA: % 95 güven aralığı

389 - Normokalsemik Ve Hiperkalsemik Primer Hiperparatiroidili Hastalarin Karşilaştirilmasi. - 2021

Leyla Akdoğan, Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydin, Berna Öğmen, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-238

Amaç: Primer hiperparatiroidizm (PHPT), hiperkalseminin en sık nedenidir. PHPT tanısı ile takipli bir grup hastanın yüksek parathormon (PTH) seviyeleri ile birlikte kalsiyum (Ca) seviyeleri normal izlenmektedir. Normokalsemik PHPT tanısı için öncelikle vitamin D eksikliği gibi sekonder hiperparatiroidi sebeplerinin dışlanmalıdır. Bu çalışmada, opere edilen hiperkalsemik ve normokalsemik PHPT’li hastaların biyokimyasal ve klinik özellikleri karşılaştırıldı.

Yöntem: Ocak 2012-Ocak 2019 tarihleri arasında hastanemiz endokrinoloji kliniğinde PHPT tanısı alan ve kılavuzlara göre opere edilen (tüm semptomatik hastalar ve en az bir operasyon endikasyonu olan asemptomatik hastalar) hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 318 hasta düzeltilmiş kalsiyum düzeyine göre hiperkalsemik ve normokalsemik olarak iki gruba ayrıldı. İki grup klinik, biyokimyasal özelliklere göre karşılaştırıldı.

Bulgular: Her iki grupta kadın cinsiyet baskındı(p=0.07). Ortalama yaş her iki grupta benzer olup(p=0.36), hiperkalsemi grubunda 54.0±10.3, normokalsemi grubunda 55.4±12.8 idi. Serum düzeltilmiş Ca, PTH düzeyleri, idrar Ca atılımı hiperkalsemi grubunda yüksekti(p<0.01). Fosfor düzeyi hiperkalsemi grubunda daha düşük (p<0.01) iken idrar fosfor atılımı iki grup arasında benzerdi(p=0.77). Alkalen fosfataz, kreatinin, D vitamini düzeyleri açısından iki grup arasında fark yoktu. Preoperatif ultrasonografi ile lokalizasyon yüzdesi, ortalama adenom boyutu, eşlik eden tiroid nodülleri, tiroidit prevalansı bakımından fark yoktu. Boyun MRG ve MIBI taramasında edinilen pozitif sonuç benzerdi. Taş görülme sıklığı ve osteoporoz prevalansı açısından iki grup arasında fark yoktu (sırasıyla p=0.72 ve p=0.08).

Sonuç: Kohortumuzda beklendiği gibi hiperkalsemik grupta düzeltilmiş Ca ve PTH düzeyleri ile idrar Ca atılımı yüksekti. Fosfor düzeyi ise hiperkalsemi grubunda daha düşük saptandı. Normokalsemik grupta PHPT fenotipi hiperkalsemik grup ile benzer olarak bulundu. Bulgular, normokalsemik PHPT’de cerrahi endikasyon sıklığının hiperkalsemik PHPT’dekine benzer olduğunu düşündürmektedir.


388 - Ca/P Orani Primer Hiperparatiroidizm Tanisinda Yeni Bir Yontem Olabilir Mi? - 2021

Nagihan Beştepe, Neslihan Çuhaci, Burçak Polat, Berna Öğmen, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-235

Amaç: Primer hiperparatiroidizm (PHPT), hiperkalsemi ve uygunsuz olarak yüksek parathormon (PTH) seviyeleri ile karakterize yaygın bir endokrin bozukluktur. Biyokimyasal olarak, serum kalsiyum (Ca) seviyeleri yüksek veya normal iken, PTH’nın fosfatürik etkisi nedeniyle serum fosfor (P) seviyesi çoğunlukla normal aralığın alt yarısında veya düşük düzeyde saptanır. PHPT’de serum Ca ve P düzeyleri ters ilişkili olduğundan, bu çalışmamızda PHPT tanısında serum Ca/P oranının tanısal değerini araştırmayı amaçladık.

Yöntem-Gereçler: PHPT tanısı ile takip ettiğimiz 364 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Kontrol grubu normal serum PTH, Ca ve P seviyesi olan sağlıklı olgulardan oluşturuldu. Hastaların serum Ca, P, albümin, PTH, 25 OH vitamin D ve kreatinin düzeyleri değerlendirildi. Çalışmaya normokalsemik ve hiperkalsemik PHPT olan hastalar dahil edildi. Ca/P oranının tanısal doğruluğu ROC analizi kullanılarak araştırıldı. Elde edilen eşik değer 100 hasta ve 50 kontrol vakasını içeren bağımsız bir grupta doğrulandı.

Bulgular: Hastaların 317 (%87)’si kadın ve 47 (%13)’si erkek ve ortalama yaş 53.9±11.4 (20-82) idi. PHPT’de ortalama serum Ca ve PTH düzeyi, kontrollerden anlamlı olarak yüksekti (p< 0.0001). PHPT’de Ca/P oranı kontrollerden anlamlı olarak yüksekti (p< 0.0001). ROC analizinde % 94 sensitivite ve % 93 spesifite ile Ca/P oranı için 3.23 (mg/dL) cut off değeri belirlendi (p<0.0001). Bu eşik değer %91 sensitivite ve % 80 spesifite ile bağımsız bir vaka grubunda doğrulandı.

Sonuçlar: Ca/P oranı PHPT tanısı için değerli bir yöntemdir. Sadece serum Ca ve P düzeylerini değerlendirmek yerine, Ca/P oranını kullanmak tanı için yol göstericidir. Ca/P oranı basit ve ucuz bir yöntem olduğundan özellikle sınırlı imkanlara sahip olan hekimler için büyük kolaylık sağlayabilir.

Ca/P oranı için cut-off, sensitivite, spesifite, Eğri Altındaki Alan (EAA), standart hata ve %95 güven aralığı değerleri ile birlikte ROC eğrisi analizi

387 - Hipokalsemik Hastada Nonmeduller Hiperkalsitoninemi: Hipokalsemi Ayirici Tanisinda Serum Kalsitonin Duzeyi Bakalim Mi? - 2021

Himmet Durmaz, Cevdet Aydin, Könül Ahmadova, Ahmet Dirikoç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-233

Giriş: Kalsitonin yüksekliği, medüller tiroid karsinomu (MTK), C hücre hiperplazisi ve nöroendokrin tümör gibi neoplastik proliferasyonları akla getirmekle birlikte sistemik hastalıklarda veya ilaçlara bağlı olarakda görülebilmektedir. Kalsitonin, kalsiyum (Ca) hemoastazında etkilidir ve suprafizyolojik kalsitonin düzeyi hipokalsemiye yol açmaktadır. Burada hipokalsemi ve nonmedüller hiperkalsitoninemi saptadığımız olgumuzu sunacağız.

Vaka: 57 yaşında erkek hasta, 16 yaşında vücutta kasılma olması üzerine epilepsi tanısı almış. 13 yıl kasılma şikayeti olmamış. 1992 yılında tekrar kasılması olunca yapılan tetkiklerinde Ca 6,9mg/dl, fosfor (P) 5,3mg/dl, albümin 4,7g/dl, parathormon (PTH) 499pmol/L (219-659) ve kalsitonin 145 (0-50) ölçülmüş ve hipoparatiroidi tanısı konulmuş. Kalsitriol ve kalsiyum karbonat tedavisi başlanmış. Başka bir merkezde ilaçları kesildikten sonra Ca normalken vitamin D ve PTH değeri yüksek ölçülünce pseudohipoparatiroidi olabileceği düşünülmüş. Hasta polikliniğimize kontrol amacıyla başvurduğunda oral kalsiyum karbonat 2x1000 mg kullanmaktaydı. Serum Ca 8,9mg/dl, albümin 4,7gr/dl, P 3,5mg/dl, PTH 41ng/L, 25-OH-vitamin D 41ng/mL, 1,25-OH-vitaminD 24,1pg/mL (18-64) ve kalsitonin 117ng/L saptandı. Klinik bulgularıyla pseudohipoparatiroidi düşünülmedi. Kalsitonin değeri en yüksek 323 ng/L ölçüldü. 24 saatlik idrar kalsiyumu 55 mg/gün ölçüldü. Tiroid ultrasonografisi ve karsinoembriyonik antijen düzeyi normaldi. Ailede MTK öyküsü yoktu. CDKN1B, menin, RET gen analizleri normal saptandı. PEG çöktürme yöntemi ve heterofil antikor kaplı tüple bakılan heterofil antikor negatifti. Olası nöroendokrin tümör açısından yapılan GA-68 DOTA peptid görüntülemede patoloji saptanmadı.

Sonuç: Hastamızda mevcut bulgular ile MTK düşünülmedi. Hipokalsemi ve endojen hiperkalsitoninemi birlikteliğinden dolayı kalsiyum sensing reseptör aktivasyonun rol oynayacağı otozomal dominant hipokalsemi ihtimali göz önüne alındı. Ancak hipokalsüri bu ihtimal aleyhine olarak yorumlandı. Hipokalsemi etyolojisinde düşük/normal PTH mevcut olduğunda kalsitonin düzeyinin de dikkate alınması önerilir.


386 - Primer Hiperparatiroidili Hastalarda Normokalsemiden Hiperkalsemiye Geciş Araliği Ve İvmesi Yeni Bir Pencere Aralar Mi? - 2021

Leyla Akdoğan, Cevdet Aydin, Hüsniye Başer, Neslihan Çuhaci Seyrek, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-232

Giriş: Günümüzde primer hiperparatiroidili(PHPT) olgularının pek çoğu asemptomatik dönemde tespit edilmekte ve asemptomatik hastaların hangilerinin cerrahiye yönlendirileceği bireysel olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmada hiperkalsemi gelişimine kadar geçen sürede kalsiyum seyrini irdeleyerek hastalarda tanıda ve izlemde dikkate alınabilecek bir özellik olup olmayacağı incelenmiştir.

Metod: PHPT nedeniyle opere olan ve histopatolojisinde paratiroid adenomu saptanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan preoperatif dönemde ilk hiperkalsemi zamanından önce kayıtlı, en az 2 ardışık düzeltilmiş kalsiyum(Ca)değeri normal olan 19 hasta çalışmaya dahil edildi. Hiperkalseminin ilk saptandığı tarih, hiperkalsemik ilk değer, normokalsemik değerler ve normokalsemi ile hiperkalsemi arasında geçen süre kaydedildi. Bu hastalar içinde normokalsemi değerleri arasında geçen süre en az 1 yıl olan hastaların zamanla kendi içindeki delta değişimi ve yüzde değişimleri hesaplandı.

Bulgular: 19 PHPT’li hastada son normokalsemi zamanından sonra hiperkalsemi gelişme süresi ortancası 5 ay (0.5-36 ay) idi. Normokalsemik dönemdeki ortanca serum Ca 9.8 mg/dL (9.3-10.0), ilk hiperkalsemi dönemindeki ortanca serum Ca 10.3 mg/dL (10.1-10.9) saptandı. Normokalsemik Ca değeri arttıkça hiperkalsemi gelişme süresinin kısaldığı tespit edildi (p=0.044). Normokalsemi - hiperkalsemi arasındaki süre uzadıkça daha yüksek hiperkalsemi değeri tespit edildiği görüldü (p=0.049). Zaman içinde kalsiyumdaki yükselme seyri istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.001). Hiperkalsemi gelişiminden önce en az 1 yıl ara ile 2 normokalsemik değeri olan 12 hastanın delta değişimi ve yüzde değişimleri hesaplandı (Tablo 1).

Sonuç: Asemptomatik PHPT’li hastaların tedavisinde bireyselleştirilmiş tedaviler uygulanmakta olup kılavuzlara göre cerrahi önerilen hastaların bazıları takip edilmekte,takip önerilenlerin bazıları da opere edilmektedir. Tedavi edilmemiş PHPT’nin doğal seyri hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması, bu kesin olmayan durumu çözmeye yardımcı olabilir.

385 - Primer Hiperparatiroidili Hastalarda Basit Renal Kist Benign Bir Komplikasyon Mudur? - 2021

Şefika Burçak Polat, Leyla Akdoğan, Gökhan Yüce, Cevdet Aydin, Ahmet Dirikoç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-225

Giriş: Basit renal kistler normal popülasyonda sık görülürler. Yaşa göre değişmekle birlikte tahmini prevalansı %5-15 arasındadır. İleri yaş ve altta yatan böbrek hastalığı risk faktörleridir. In vivo modellerde parathormon(PTH) yüksekliği kist oluşumuna sebep olmuştur. Altta yatan mekanizma net açıklanamasa da PTH yüksekliğinin bazı hücre içi yolakları aktive ederek hücre proliferasyonunu indüklediği gösterilmiştir. Başka bir çalışmada da PTH’nın renal tübüler hücrelerde polkistin-1 proteinini kodlayan PKD genini indüklediği ve bu genin otozomal dominant polikistik böbrek hastalığından sorumlu olduğu bildirilmiştir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, primer hiperparatiroidili (PHPT) hastalarda basit renal kist sıklığını normal popülasyonla karşılaştırmaktı.

Metod: Çalışmaya PHPT tanısı olan 305 hasta dahil edildi. Bu hastalara asemptomatik nefrolitiyazis taraması için istenilen ultrasonografi(USG) raporlarında renal kist olup olmadığı kaydedildi. PHPT tanısı hiperkalsemi varlığında normal veya yüksek PTH varlığı ile kondu. Ailesel hipokalsiürik hiperkalsemi tüm hastalarda 24 saatlik idrar kalsiyumu ve fraksiyone idrar kalsiyumu ölçümü ile dışlandı. Çalışma prospektif bir dizayna sahip olup öncesinde yerel etik kurul onayı alındı. PHPT’ye yaş ve cinsiyet açısından benzer sağlıklı 100 gönüllü ile kontrol grubu oluşturuldu ve abdomen USG ile renal kist taraması yapıldı.

Bulgular: PHPT’li hastaların %27.7’sinde renal kist mevcuttu. Kontrol grubunda ise bu oran %15.9’du. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. PHPT grubunda median yaş 55(26-78), kontrol grubunda ise 54(20-82) idi. Beklenildiği üzere PHPT grubunda kalsiyum ve PTH kontrol grubundan anlamlı olarak yüksekti ancak D vitamini düzeyleri benzerdi.

Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma PHPT’li hastalarda kist prevalansının arttığını doğrulamaktadır. Bu konuda yapılmış çok az sayıda çalışma olup hasta sayısı azdır. Bu lezyonlar benign natürdedir ve küçük çaplı olanları özel bir takip gerektirmez.


384 - Genc Primer Hiperparatiroidizm Hastalari Klinik Ve Biyokimyasal Ozellikler Acisindan Yaşli Hastalardan Farkli Midir? - 2021

Şefika Burçak Polat, Berna Öğmen, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-223

Giriş: Primer hiperparatiroidizm(PHPT) yaygın bir endokrinolojik hastalık olup hiperkalseminin en sık nedenidir. PHPT genellikle yaşlıları etkiler.40 yaşından küçük hastalarda PHPT daha az görülür.Özellikle 30 yaşın altındaki genç hastalarda,MEN 1 ve MEN 2A gibi ailesel sendromların taranması önerilmektedir.Bununla birlikte çoğu durumda genetik testler negatif sonuçlanmakta ve diğer endokrin bileşenler için bulgu görülmemektedir. Bu çalışmada,opere edilen 322 PHPT’li hastanın verileri retrospektif olarak incelendi ve genç hastaların (<40 yaş) biyokimyasal ve klinik özellikleri yaşlılarla karşılaştırıldı.

Metod: Çalışma retrospektif olarak tasarlandı.Eylül 2015-Mayıs 2018 tarihleri arasında hastanemiz endokrinoloji kliniğine başvuran ve PHPT tanısı alan hastaların verileri değerlendirildi.Kılavuzlara göre tüm semptomatik hastalar ve en az bir operasyon endikasyonu olan asemptomatik hastalar opere edildi.Toplam 322 hastaya ait 346 adenom mevcuttu. Hastalar yaşa göre <40 yaş ve > 40 yaş olarak 2 gruba ayrıldı(sırasıyla Grup 1 ve 2).İki grup klinik, biyokimyasal ve histopatolojik özelliklere göre karşılaştırıldı.

Bulgular: Histopatolojik açıdan(adenom,hiperplazi ve karsinom) gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu(p=0.065).Her iki grupta da kadın cinsiyet baskındı,ancak erkek hasta sayısı Grup 1’de Grup 2’ye göre anlamlı derecede fazla idi(p=0.004).Serum kalsiyum(Ca) düzeyleri benzerken parathormon(PTH) düzeyi Grup 1’de daha yüksekti. Ultrasonografik özelliklere göre,Grup 2’de eşlik eden tiroid nodülleri ve tiroidit prevalansı daha yüksekti(p<0.001). İlginç bir şekilde,kalça ve vertebra T skorları ile osteoporoz prevalansı iki grup arasında benzerdi.Preoperatif ultrasonografi ile lokalizasyon yüzdesi ve ortalama adenom boyutu benzerdi.Ancak MIBI taramasında edinilen pozitif sonuç Grup 2’de daha yüksekti.Grup 1’de benzer D vitamini düzeylerine rağmen ortanca idrar Ca atılımı daha yüksekti(p=0.0012).

Sonuç: Genç yetişkinlerde PHPT fenotipi yaşlı hastalardan farklıdır.Kohortumuzda genç hasta grubunda erkek cinsiyet,serum PTH düzeyi ve idrar Ca atılımı daha fazla idi.


383 - Primer Hiperparatiroidili Hastalarda Serum Kalsiyum, Fosfor Ve Parathormon Duzeyleri Histopatolojik Taniyi Ongorebilir Mi? - 2021

Ahmet Dirikoç, Hüsniye Başer, Fatma Neslihan Çuhaci Seyrek, Burçak Polat, Berna Öğmen, Abbas Ali Tam, Cevdet Aydin, Aylin Kiliç Yazgan, Mehmet Kiliç, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-220

Amaç: Paratiroid karsinomlu hastalarda kalsiyum (Ca) ve parathormon (PTH) düzeylerinin yüksek olduğu bilinmesine rağmen, primer hiperparatiroidide (PHP) farklı histopatolojik tanılar için belirlenmiş Ca, fosfor (P) ve PTH kesim değerleri bulunmamaktadır. Bu çalışmada, PHP’li hastalarda farklı histopatolojiler için serum Ca, P ve PTH kesim değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: PHP nedeniyle opere olan 392 hastanın verisi retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar histopatoloji sonuçlarına göre paratiroid hiperplazisi (grup I), paratiroid adenomu (grup II) ve atipik paratiroid adenomu (grup III) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Ca, P ve PTH değişkenlerinin üç grubu belirleme performanslarının değerlendirilmesinde ROC analizi kullanıldı. Yüzey altında kalan hacim (Volume Under Surface-VUS) değerinin 0.17’den fazla olmasının değişkenin şansın ötesinde bilgi verdiği gösterildi. VUS değerinin 0.17 değerinden anlamlı düzeyde yüksek bulunması durumunda kesim noktaları ve doğru sınıflama oranları (DSO) hesaplandı.

Bulgular: 392 hastanın, 19’unun histopatolojisi paratiroid hiperplazisi, 343’ünün paratiroid adenomu ve 31’inin atipik paratiroid adenomuydu. Grupların Ca, P ve PTH düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı (sırasıyla, p=0.026, p=0.003 ve p=<0.001) (Tablo 1). Ca değerleri paratiroid hiperplazisi grubunda diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde düşüktü (p=0.032 ve p=0.036). Paratiroid adenomu ve atipik paratiroid adenomu gruplarında Ca değerleri benzerdi (p=0.999). PTH ve P değişkenlerinin grupları belirlemedeki performansları anlamlı düzeyde yeterli bulunmadı (p>0.05). Grupları belirlemede sadece Ca değişkenine ait VUS değeri 0.17 değerinden anlamlı düzeyde yüksekti (p=0.005). Ca için kesim noktaları sırasıyla C1= 10.73 ve C2= 11.40 olarak belirlendi (Tablo 2).

Sonuç: Bu çalışmada serum Ca düzeyinin <10.73 mg/dL olmasının paratiroid hiperplazisini, 10.73-11.40 mg/dL olmasının paratiroid adenomunu ve >11.40 mg/dL olmasının atipik paratiroid adenomunu öngördüğü belirlendi.

Tablo 1. Gruplarda serum kalsiyum, fosfor ve parathormon değerleri


Paratiroid

hiperplazisi

(n= 19)

Paratiroid adenomu

(n= 342)

Atipik paratiroid

adenomu (n= 31)

Kruskal

Wallis test


Ort±SS

Ortanca (min; maks)

Ort±SS

Ortanca (min; maks)

Ort±SS

Ortanca (min; maks)

p

Serum Ca (mg/dL)

10.98±1.31

10.73 (9.00; 15.50) #

11.39±0.98

11.20 (9.23; 18.50) $

11.56±1.24

11.27 (9.40; 15.30) $

0.026

Serum P (mg/dL)

3.83±2.08

2.90 (1.80; 9.00) #

2.62±0.69

2.55 (1.10; 7.00) #, $

2.35±0.59

2.30 (1.38; 3.90) $

0.003

PTH (pg/mL)

806.71±923.07

207.0 (71.9; 2500.0) #

229.82±311.67

156.50 (44.0; 3594.0)

$

402.54±383.46

270.10 (93.0; 1703.0) #

<0.001

#,$ İkili karşılaştırmalara ait p değerleri: Serum kalsiyum (Ca) (I-II: 0.032, I-III: 0.036, II-III: 0.999), serum fosfor(P) (I-II:0.060, I-III: 0.002, II-III:0.059), Parathormon (PTH) (I-II: 0.018, I-III:0.999, II-III: 0.002).

Tablo 2. Serum kalsiyum, fosfor ve parathormon değişkenleri için yüzey altındaki hacim


VUS

%95 GA

(alt - üst sınır)

p

Kesim noktaları

C1  - C2

DSO 1

DSO 2

DSO 3

Serum Ca

0.30

0.19 - 0.40

0.005

10.73 - 11.40

0.5263

0.3947

0.4516

Serum P

0.09

0.04 - 0.15

0.997

-

-

-

-

PTH

0.17

0.10 - 0.27

0.500

-

-

-

-

VUS: Volume Under Surface (Yüzey altında kalan hacim), GA: Güven aralığı, p: ayırt edicilik anlamlılık düzeyi, C1 - C2:sırasıyla,1. ve 2. kesim noktası, DSO: Doğru sınıflama oranı


382 - Coklu İlac Hpersensitiv Hastada Bariatrik Cerrahinin Yeri: Olgu Sunumu - 2021

Sevgül Faki, Buğra Durmuş, Serdar Deniz, Hüsniye Başer, Erdinç Çetinkaya, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-204

Amaç: Diyabetes mellitus ve hiperlipidemi yaşam tarzı değişikliği, glukoz takibi, tıbbı beslenme, ilaç tedavisi ve sürekli tıbbi bakım gerektiren geniş spektrumlu metabolik bir bozukluktur. Bariatrik cerrahi obez ve diyet, egzersiz ve çoklu ilaç tedavisine rağmen normal glukoz hedeflerine ulaşılamayan hastalarda düşünülebilir. Diyabetik hastalarda dislipidemi yaygındır. Bariatrik cerrahi kilo kaybı açısından diyet ve medikal tedavilere üstündür ayrıca serum glukoz ve trigliserid değerlerinde azalma ile sonuçlanmaktadır. Olgumuzda diyabetes meliitus ve hipertrigliseridemi için

çoklu ilaç allerjisi nedeni ile medical tedavi alamayan hastanın cerrahi sonlanımı sunmayı planladık.

Olgu: 3 yıldır hipertrigliseridemi ve tip 2 diyabetes mellitus tanısı ile takipli hasta çoklu ilaç hipersensitivite nedeni ile medical tedavisiz takipli, polikinliğimize bu tanılarla başvuran hastanın BMI: 39,9 tetkiklerinde açlık plazma glukozu, serum trigliseridi,HbA1c sırası ile 166 mg/dl, 2166 mg/dl, 60 mmol/mol. Diyet ve yaşam tarzı teğişikliğine ek olarak antidiabetik ve antihiperlipidemik ilaç başlanan hastanın tedavinin 10. gününde yaygın jeneralize akut ürtiker nedeni ile ospitalize edildi. hastanın mevcut medical tedavilerine steroid ve antihistaminik eklendi. Tedavinin 4. Ayında 10 kg ve multiple ilaç tedavisine rağmen hastada hedeflenen trigliserid seviyesine ulaşılamadı. Multidisipliner konseyde değerlendirilen hastaya bariatric cerrahi önerilen hastanın cerrahi sonrası 1. ayda 10 kg ek kilo kaybına ek olarak ilaçsız trigliserid değeri 240 mg/dl.

Sonuç: Vakamızda yüksek olasılıkla fenofibrata bağlı jeneralize akut ürtiker tanılı hastanın bariatric cerrahinin sonlanımı sunduk. Bariatric cerrahi sonrasında ilaç sayısında azalma ile ilgili çalışmalar mevcut, çoklu ilaç hipersensitivitesi olan hastalarda bariatric cerrahi düşünülmelidir.


381 - Primer Sklerozan Kolanjitli Hastada Ciddi Hiperkolesterolemi - 2021

Himmet Durmaz, Ünzile Arifoğlu, Çağlar Keskin, Hüsniye Başer, Meral Akdoğan Kayhan, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-202

Giriş: Hiperkolesterolemi primer ve sekonder nedenlere bağlı olarak gelişebilir. Diabetes mellitus, hipotiroidi, nefrotik sendrom ve karaciğer hastalığı sekonder hiperlipideminin en sık nedenlerindendir. Burada primer sklerozan kolanjite (PSK) bağlı ciddi hiperlipidemisi bulunan olgumuzu sunacağız. 

Vaka: 36 yaşındaki erkek hasta tetkiklerinde hiperlipidemi saptanması nedeniyle polikliniğimize başvurdu. Özgeçmişinde 3 yıldır karaciğer enzimlerinde yükseklik olduğu, 4 ay önce PSK tanısı aldığı ve karaciğer transplantasyonu planlandığı öğrenildi. Hasta ursodeoksikolik asit 2x500 mg tedavisi kullanmaktaydı. Fizik muayenesinde kan basıncı 120/70 mmHg, nabız 78 atım/ dk ve ikterik görünümdeydi. Ksantom, ksentelezma, arcus kornea izlenmedi. Laboratuar tetkiklerinde AST: 111 U/L, ALT:108 U/L, ALP:1037 U/L, GGT: 301 U/L, total bilirubin:17 mg/dL, total kolesterol:574 mg/dL LDL:499 mg/dL trigliserit:348 mg/dL VLDL:70 mg/dL HDL:5 mg/dL saptandı. Hastanın PSK dışında komorbid başka hastalığı yoktu. Soygeçmişinde aile bireylerinde erken yaşta kardiyovasküler hastalık öyküsü ya da ani ölüm hikayesi saptanmadı. Hastanın 5 yıl önceki LDL değerinin 102 mg/dl olduğu öğrenildi. Hastadaki mevcut hiperkolesterolemi nedeni PSK olarak değerlendirildi. Karaciğer fonksiyon testlerinin bozukluğu nedeniyle statin tedavisi düşünülmedi. Kolestiramin 3x4 gram başlanması planlandı.

Sonuç: PSK biliyer obstrüksyonla giden bir karaciğer hastalığıdır. Biliyer obstrüksiyona bağlı lipid bozukluğundan lipoprotein X (LpX) sorumludur. LpX, düşük dansiteli proteindir. Artan LpX kolesterol sentezine negatif feedback yapmaz ve kolesterol sentezinde artış olur. Bu hasta grubunda LDL artışı ve HDL azalışı görülür. Obstrüksiyonun ortadan kaldırılması veya karaciğer transplantasyonuyla hiperkolesterolemi düzelir. PSK’da törepatik plazma aferezi, statin ve kolestiramin ile de kolesterol düzeyinde azalma gözlenir.


380 - LDL Kolesterol Duzeyi 250 mg/dl Ve Uzerinde Olan Olasi, Muhtemel Ve Kesin Ailevi Hiperkolesterolemi Hastalarinda Farkindalik, Yeterli Tedavi Edilme Ve Tedaviye Uyum Oranlari - 2021

Samet Yaman, Didem Özdemir, Büşra Tuğçe Akman, Bekir Çakir, Osman Ersoy.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-201

Amaç: Ailevi hiperkolesterolemi (AH), plazmada düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-kol) yüksekliği ile karakterize genetik bir bozukluktur. Mortalitede belirgin artış ile ilişkili olmasına rağmen tüm dünyada tanı ve tedavi oranları düşüktür. Bu çalışmada AH hastalarının tespit edilmesi, tedavi alma durumlarının ve tedaviye uyumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2016 tarihleri arasında LDL-kol>=250 mg/dL olan 18 yaş üstü hastalar bilgi işlem sistemi yoluyla tarandı. Hastalara telefonla ulaşılarak demografik özellikleri, sigara, alkol kullanımı, egzersiz durumu, kardiyovasküler hastalık (KVH) varlığı, dislipidemi tedavileri, ailede KVH ve kolesterol yüksekliği sorgulandı. Sekonder hiperkolesterolemi nedeni saptanan hastalar dışlandı. DUTCH lipid kriterlerine göre sınıflandırma yapıldı.

Bulgular: Mükerrer ölçümler, telefonla ulaşılamayan ve görüşmeyi kabul etmeyen hastalar dışlandı. 248 (%67.6) kadın, 119 (%32.4) erkek olmak üzere toplam 367 hastanın verileri analiz edildi. Ortalama yaş 50.52±11.66 idi. LDL-kol,50 (%13.6) hastada >=330 mg/dL, 317 (%86.4) hastada 250-329 mg/dL idi. Ortalama DUTCH skoru 6.36±1.63 bulundu ve 40(%10.9) hasta kesin, 181(%49.3) hasta muhtemel, 146(%39.8) hasta olası AH olarak değerlendirildi. Kesin veya muhtemel AH’li hastalardan 84’ünde (%38.0) KVH vardı. DUTCH skoru KVH olanlarda 8.09±1.54 iken olmayanlarda 6.74±1.31 bulundu (p<0.001). Dislipidemiye yönelik tedavi alma oranı tüm hastalarda %42.0, kesin veya muhtemel AH olanlarda %45.7, KVH olan kesin veya muhtemel AH hastalarında %58.3 bulundu. Tedavi almayan 213 hastanın 162’ü (%76.1) hiç tedavi önerilmediğini, 30’u (%14.1) tedaviyi kendisinin kestiğini, 21’i (%9.8) hekim önerisi ile kestiğini belirtti. 

Sonuç: Diğer birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de AH’li hastaların tanı oranları düşük ve tedavileri yetersizdir. Bu konuda hem hasta hem de hekim düzeyinde farkındalığın arttırılması için ulusal çalışmalara ihtiyaç vardır.


379 - Normal Kilolu, Fazla Kilolu Ve Obezitesi Olan Hastalarin Obezitenin Onlenmesi, Risk Faktorleri Ve Komplikasyonlari Hakkinda Farkindalik Duzeyi - 2021

Ahmet Dirikoç, Birgül Genç, Didem Özdemir, Berna Öğmen, Oya Topaloglu, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-197

Amaç: Bu çalışmada obezitesi olan, fazla kilolu ve normal kilolu hastaların obezite önlenmesi, risk faktörleri ve komplikasyonları hakkındaki farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Metod: Dört aylık süre içerisinde kliniğimize başvuran hastalar beden kitle indeksine göre normal, fazla kilolu ve obez olarak sınıflandırıldı. Demografik özellikleri, beslenme tedavisi, egzersiz yapma durumu, sigara, alkol kullanma durumu, kronik hastalık durumu, kullanılan ilaçlar, obezite öyküsü ve ailede obezite öyküsü belirlendi. Hastalara obezite tanımı, sonuçları, risk faktörleri ve önlenmesi ile ilgili 40 sorudan oluşan ve “Katılıyorum”, “Katılmıyorum”, “Fikrim Yok” şeklinde cevaplar içeren 40 soruluk anket formu uygulandı.

Bulgular: Çalışmaya 282(%80,1) kadın, 70(%19,9) erkek hasta alındı. 51(%14,48) hasta normal kilolu, 72(%20,45) hasta fazla kilolu ve 229 (%65,05) hasta obez idi. Obez hastalarda eğitim düzeyi daha düşük, ailede obezite öyküsü daha yüksekti(p<0,001). Obezitenin insülin direnci, tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, dislipidemi, yağlı karaciğer, uyku apnesi, astım, depresyon ve diğer ruhsal sorunlar, hareket kısıtlılığı ve ölüm için risk faktörü olduğuna katılma oranı %69,60 ile %92,61 arasındaydı. Hastaların 130’u (%36,93) kolelitiazis, 138’i(%39,20) pankreatit, 191’i (%54,26) kanser riskinin daha fazla olduğunu düşünmekteydi. Hastaların yaklaşık yarısı ailede obez kişiler olmasının, aşırı besin tüketmenin, öğün atlamanın ve yemek yerken başka aktivitelerle uğraşmanın obezite riskini artırabileceğini düşünmekteydi. Obezite risk faktörleri açısından farkındalık gruplar arasında benzerdi.

Sonuç: Çalışmamızda obezite ilişkili bazı komplikasyonlar hakkında farkındalık yüksek olsa da kolelitiasis, pankreatit ve kanser gelişimi gibi riskler hakkında farkındalık düşüktü. Obezite gelişiminde rol oynayan yeme alışkanlıklarına dair bilgi düzeyi yeterli değildi. Obezitenin önlenmesi ve etkin tedavisi için hem obezitesi olan hem de olmayan hastalarda farkındalık düzeyinin arttırılması gereklidir.


378 - İki Olgu Dolayisi Ile Post-Transplant Dislipidemi - 2021

Nurcan İnce, Buğra Durmuş, Özgür Özçelik, Ahmet Dirikoç, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-196

Amaç: Akciğer transplantasyonu, sırasıyla %32 ve %41’lik bir hiperkolesterolemi ve hipertrigliseridemi prevalansı ile ilişkilendirilmiştir. Karaciğer nakli alıcılarında dislipidemi prevalansı %43 ve %31-%51. Biz bu bildiride transplantasyon sonrası dislipidemi gelişen 2 olguyu sunuyoruz.

Olgu: VAKA 1: Yaklaşık 3 yıl önce akciğer nakli olan 73 yaşında erkek hastanın Ocak 2020 tarihli tetkiklerinde Trigliserid(TG) 475mg/dL(<150), LDL-Kolesterol: 382mg/dL(<100), HDL 53mg/dL(>40), Total kolesterol 431 mg/dL(<200), HbA1C:8,3 tespit edildi. 6 ay önce primer hekimince diabetes mellitus tanısı konuldu. Everolimus, prednisolone, mikofenalat sodyum kullanan hasta tarafımıza yönlendirildi. Hiperlipidemi ilişkili cilt bulgusu yoktu. Ailesinde hiperlipidemi yoktu. Diyet ve kan şekeri regülasyonu sonrası bakılan tetkiklerinde TG: 422 mg/dL, LDL: 366 mg/dL idi. Kcft yüksekliği olan hastanın hepatit paneli ve karaciğer oto antikorları negatifti. 14/02/2020 tarihinde hastaya atorvastatin 1*10 mg tedavisi başlandı. TG 210 mg/dL (<150),LDL kolesterol 123mg/dL(<100) olarak tespit edildi.

VAKA 2: 65 yaşında kadın hastaya toksik hepatit nedeniyle 12/09/2019 tarihinde ve transplantasyon sonrası hepatik ven trombozu nedeniyle 25/09/2019 tarihinde kadavradan karaciğer transplantasyonu yapılmış. Nakil sonrası takrolimus ve mikofenolik asit tedavileri alan hastanın ikinci nakil sonrası dirençli dislipidemisi gelişmiş. Şubat 2020 tarihli tetkiklerinde Trigliserid 474mg/dL(<150), LDL-Kolesterol 512 mg/dL(<100), Total Kolesterol 815mg/dL(<200), HDL kolesterol 11mg/dL(> 50) tespit edildi. Hastaya Şubat 200 de pravastatin 1*40 mg tedavisi başlandı ve aralıklı lipid aferez yapıldı. Nisan 2020 de tedavisine ezetimib 1*10 mg eklendi. Mayıs 2020 de LDL:186 mg/dL olarak saptandı.

Sonuç: Nakil sonrası allogreft işlevini korumak veya iyileştirmek ve kardiyovasküler riski azaltmak temel takip hedefleridir. Dislipidemiye yönelik müdahalelerin, transplant popülasyonuna özgü klinik çalışmalarda kardiyak olayları azaltma etkisi vardır.


377 - Olgu Sunumu: Yuksek Amilaz Ve Lipaz Seviyesi Ile Prezente Olan Glukagonoma Vakasi - 2021

Oya Topaloğlu, Öykü Tayfur Yürekli, Onur Metindoğan, Mehmet Arda İnan, Mehmet Ali Şendur, Osman Ersoy, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-189

Amaç: Glukagonoma oldukça nadir görülen pankreatik nöroendokrin tümör olup vakalar diabetes mellitus, kilo kaybı, derin ven trombozu ve nekrolitik gezici eritem gibi farklı klinik bulgularla prezente olur. Burada rutin kardiyolojik değerlendirmesi sırasında yüksek amilaz ve lipaz seviyesi tespit edildiği için ileri tetkik edilen ve glukagonoma tanısı alan 53 yaşındaki erkek vakayı sunmayı uygun bulduk.

Olgu: Elli üç yaşındaki erkek hastada kardiyolojide yapılan rutin tetkikleri sırasında amilaz ve lipaz normalin üzerinde [ amilaz: 212 (Normal referans aralığı: 30-118 U/L); lipaz: 224 (Normal referans aralığı: 12-53 U/L)] saptanması üzerine tarafımıza yönlendirildi. Pankreatite yönelik herhangi bir semptom ya da bulgusu mevcut değildi. Hemoglobin A1c %6.5 olarak çalışıldı. Özgeçmişinde diabetes mellitus mevcut değildi. Soygeçmişinde annesinde diyabet öyküsü vardı. Hasta prediyabet öntanısı ile ileri tetkik edildi. Hastaya 75 gr oral glukoz tolerans testi(OGTT) yapıldı. OGTT’de bozulmuş açlık glukozu (0.dk:115 mg/dL, 120.dk:93 mg/dL) tespit edildi. Pankreatik enzim yüksekliği nedeni ile hastaya yapılan abdomen ultrasonda Evre 2 hepatosteatoz ve proksimal pankreasta gövdede 20x14.5 mm boyutlarında heterojen zayıf hipoekoik solid kitle tespit edildi. Abdomen MRG’de pankreas gövdesinde arka kısımda 21x16 mm boyutlarında T2A’da hafif hiperintens T1A’da hipointens kitle rapor edildi. Ga-68 DOTA-PEPTIT PET/BT’de pankreastaki kitlede yüksek patolojik Ga-68 tutulumu (SUVmax: 21.92) saptandı. Hastaya distal pankreatektomi ve splenektomi yapıldı. Histopatoloji Evre 1 glukagonoma olarak raporlandı.

Sonuç: Glukagonomalı vakalar en sık cilt lezyonları ile prezente olur. Bizim hastamız pankreatik enzimlerde tespit edilen yüksekliğin araştırılması sonucunda tanı almıştır. Bu hastaların literatürdeki gibi tipik prezentasyonlarının aksine bizim vakamızda olduğu gibi atipik şekilde prezente olabileceği de akılda bulundurulmalıdır.


376 - Mikroprolaktinomada Covid-19 Enfeksiyonu Sonrasi Gelişen Hemorajik Dejenerasyon - 2021

Nurcan İnce, Mehdi Houssein, Nagihan Beştepe, Himmet Durmaz, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-143

Amaç: Hipofiz apopleksisi hipofiz adenomlarının %1.5-27.7’sinde görülmektedir. Etiyolojisinde; hipertansiyon, diabetes mellitus, radyoterapi, kontrastlı MR, cerrahi, ilaçlar, antikoagülan, antitrombotik, östrojen, kafa travması ve gebelik vardır. SARS-CoV-2 hızla yayılarak COVID-19 pandemisine neden olmuştur. Esas olarak solunumsal sorunlara yol açsa da ekstrapulmoner tutulumu da olabilir. COVID-19 enfeksiyonu hemorajik komplikasyonlar, kardiyak ve renal enfarkt,

serebrovasküler kanamayla ilişkilidir. Bu bildiride mikroprolaktinoma ile takip edilen ve Covid-19 enfeksiyonu sonrası adenomda hemorajik dejenarasyon saptanan bir hasta sunulmuştur.

Olgu: 26 yaşında kadın hasta adet düzensizliği, provokasyonla galaktore şikayeti nedeniyle yapılan tetkiklerde serum prolaktin 94.19mcg/L(4.79-25.3) tespit edildi. Kontrol prolaktin 104mcg/L, makroprolaktin negatifti. Diğer ön hipofiz hormonları, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri normaldi. Hipofiz MR’da hipofiz bezinde 4x6mm mikroadenom tespit edildi. Mikroprolaktinoma tanısıyla hastaya Mart 2019’da kabergolin 0.5mg/hafta tedavisi başlandı. Şubat 2021’de çekilen hipofiz MR’ında adenohipofizde 7x5,5mm lezyon ve lezyonda hemorajik dejenerasyon rapor edildi. Sistem sorgulamasında şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma, görme bozukluğu şikayeti yoktu. Ön hipofiz hormonları normaldi. Hikayesinde Eylül 2020’de Covid-19 tanısı konulduğu öğrenildi. Buna yönelik hidroksiklorokin sülfat 2x200mg(5 gün) ve enoksaparin sodyum 2x0.6mcg(10 gün) ve sonrasında 10 gün asetilsalisilik asit kullanmıştı. Hemorajik dejenerasyonun geçirmiş olduğu Covid-19 enfeksiyonuna veya almış olduğu antiagregan/antitrombotik tedaviye bağlı olabileceği düşünüldü.

Sonuç: Literatürde Covid-19 enfeksiyonu sonrası hipofizer apopleksi gelişen vaka raporları sunulmuştur. Bu enfeksiyonun hipofiz apopleksisine katkıda bulunan bir faktör mü yoksa koinsidental mı görüldüğü konusu açık değildir. Koronavirüs enfeksiyonunun, bezin akut hemorajik enfarktüsüne neden olması mümkündür. Tedavi sırasında kullanılan antikoagülan ve antiagregan tedavilerle bu risk artmaktadır. Adenom içine kanama genellikle makroadenomlarda görülse de mikroadenomlarda da olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.


375 - Diabetes İnsipidus’lu Olguda Ortaya Cikan Nadir Hipofiz Tumoru: Granuler Hucreli Tumor. - 2021

Nurcan İnce, Muzaffer Serdar Deniz, Müge Keskin, Ahmet Dirikoç, Oya Topaoğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-142

Amaç: Primer beyin tümörlerinin yaklaşık %10-15’ini hipofiz bezi tümörleri oluşturur. Posterior hipofiz tümörleri ise oldukça nadirdir. Granüler hücreli tümör (GHT) düşük gradeli non-nöroendokrin neoplazmdır. Burada diabetes insipidus (Dİ) takibi sırasında GHT saptanan olgumuzu sunacağız.

Olgu: 23 yaşında erkek hasta rutin kontrol amacıyla polikliniğimize başvurdu. 12 yıl önce boy kısalığı nedeniyle yapılan tetkiklerde büyüme hormonu eksikliği ve santral hipotiroidi tanısı aldığı, büyüme hormonu ve levotiroksin tedavileri kullandığı, puberte sonrasında bu tedavilerin kesildiği, ayrıca 10 yıldır parsiyel Dİ nedeniyle desmopressin kullandığı öğrenildi. Polikliniğimize başvurusunda desmopressin 240 mcg/ gün kullanmaktaydı. Fizik muayenesinde; boyu 165 cm, kilosu 60 kg, kan basıncı 120/80 mm Hg, nabız 72 atım/dk idi. Sistemik muayenesi normaldi. Serum Na düzeyi 142mEq/L, serum osmolalite 291 mOsm/kg, spot idrar osmolalitesi 693 mOsm/kg ve idrar dansitesi 1020 ölçüldü (Tablo 1). Hipofiz magnetik rezonans görüntülemede; nörohipofiz lojunda, sella konturunda taban düzeyinde konveksite yaratmış, 1.4x1x0.6 cm boyutlarda T1A ve T2A serilerde yüksek sinyal özelliğinde lezyon alanı (granüler hücreli tümör?) izlendi. Hastanın daha önceki yıllara ait hipofiz görüntülemeleri incelendiğinde 2010 ve 2016 yıllarında nörohipofizin normal olarak raporlandığı, 2013 yılında nörohipofizde tüm sekanslarda sinyal kaybı gösteren tubuler yapı izlendiği (vaskuler yapı?), 2019 yılında ise nörohipofiz lojunda 13x7 mm boyutlarında yağ baskılı sekansta supresyon (?) gösteren, dinamik çalışmada belirgin opaklanma paterni oluşturmayan lezyon (lipom?,terotom?,dermoid kist?) saptandığı belirlendi. Hasta multidisipliner konseyde değerlendirildi ve takibi planlandı.

Sonuç: Dİ olguların %3-5’inde GHT görülmektedir. Olgumuzda tanı anında nörohipofizde herhangi bir tümör izlenmezken, takipde GHT saptanmıştır. Dİ olgularında periyodik hipofiz görüntülemesi yapılmasının, GHT gibi nadir görülen tümörlerin saptanma olasılığını artırabileceği kanatindeyiz.

Olgunun laboratuvar sonuçları

  

Normal degerler

Glukoz (mg/gl)

81

70 - 99

Kreatinin (mg/dL)

0,81

0,7 - 1,3

Na  (mEq/L)

142

132 - 146

K  (mEq/L)

4,4

3,5 - 5,5

Serum osmolalitesi (mOsm/kg)

291

275 - 295

İdrar osmolalitesi (mOsm/kg)

693,00

50 - 1200

İdrar dansitesi

1,020

1,003 - 1,030

TSH (mU/L )

1,12

0,55 - 4,78

ST4 (ng/dl )

1,35

0,89 - 1,76

GH (µg/L)

0,1

0,05 - 3

IGF-1(µg/L)

140

116 - 358

FSH (U/L)

3,8

1,4 - 18,1

LH (U/L )

2,8

1,5 - 9,3

Total testosteron (ng/dl )

463

164 - 753

Serbest testosteron (pg/mL )

8,7

5.4 - 40

Prolaktin (µg/L )

19,5

2,1 - 17,7

Kortizol (µg/dL )

18,7


ACTH (pg/mL )

22,4

< 46

Na;Sodyum, K:Potasyum, TSH:Tiroid uyarıcı hormon, st4:Tiroksin, GH:Büyüme hormonu, IGF1:İnsülin benzeri 

büyüme faktörü, FSH:Folikül uyarıcı hormonu, LH:Luteinleştirici hormon, ACTH:Adrenokortikotropik  hormon


374 - Diabetes Insipidus Tanisi Alan Hipofizer Ksantogranulom Olgusu - 2021

Kübra Turan, Ünzile Arifoğlu, Belma Tural Balsak, Narin Nasiroğlu İmga, Denizhan Divanlioğlu, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-119

Amaç: Hipofizer ksantogranülomlar sellar bölgenin oldukça nadir görülen tümörlerdir. Santral diabetes insipidus (DI) tanısı koyduğumuz hastanın çekilen hipofiz MRG’ında hipofizde kitle saptandı. Hipofizer kitle nedeniyle opere olan ve patoloji sonucu sellar ksantogranulom ile uyumlu gelen vakayı sunmayı amaçladık.

Olgu: 37 yaşında kadın hastanın 8 aydır çok su içme, sık idrara çıkma ve baş ağrısı şikayetleri mevcuttu. Bu şikayetlerle kliniğimize başvuran hastanın bakılan tetkiklerinde plazma osmolaritesi: 291 mOsm/kg, idrar osmolaritesi: 130 mOsm/kg, idrar dansitesi: 1006 iken serum elektrolit düzeyleri normal aralıktaydı. Hipofiz MRG’da adenohipofiz posteriorunda nörohipofiz bölgesini tamamen oblitere eden yaklaşık 10x11 mm çapında T1 ağırlıklı sekanslarda belirgin hiperintens yoğun mukoid içerikli kistik kitle lezyonu izlendi. MRG’da tanımlanan lezyon posteriorda suprasellar sisteme doğru ekspansiyon göstermekteydi. Görme alanı değerlendirmesi normaldi. Düzenli menstrual siklusu olan hastanın ön hipofiz hormonlarında anormallik mevcut değildi. DI ön tanısı ile susuzluk testi yapıldı. Test sonucunda hastaya komplet santral DI tanısı koyuldu. Desmopressin tedavisi ile takiplerde DI kliniği ve laboratuvar bulguları düzeldi. Beyin cerrahi kliniğine konsulte edilen hastaya hipofizdeki kitle lezyonuna yönelik operasyon planlandı. Hasta opere edildi. Patoloji sonucu sellar ksantogranülom ile uyumlu olarak geldi. Postoperatif dönemde DI kliniği düzelmeyen hastaya kalıcı DI tanısı konuldu. Desmopressin tedavisi altında klinik ve laboratuvar bulguları normal seyretti. Operasyondan 3 ay sonra çekilen hipofiz MRG’da sella içerisinde rezidü-nüks adenomu düşündürecek bulgu saptanmadı.

Sonuç: Sellar ksantogranülomlar, etiyolojisi tam olarak bilinmeyen nadir intrakraniyal tümörlerdir. Tipik bir radyolojik özelliği yoktur. Hastalar baş ağrısı, görme bozukluğu, kusma, diabetes insipidus, hipopituitarizm gibi klinik bulgular ile başvurabilirler.


373 - Diyabetik Ketoasidoz Ile Başvuran Hastada Mukormikoz - 2021

Kübra Turan, Esra Çopuroğlu, Çağlar Keskin, Abbas Ali Tam, Nilüfer Onak Kandemir, Mecit Sancak, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-085

Amaç: Mukormikoz agresif ve mortal seyredebilen fırsatçı bir mantar enfeksiyonudur. DKA (diyabetik ketoasidoz) mukor enfeksiyonu için bir risk faktörüdür. Yeni tanı diyabet ve ciddi ketoasidozla başvuran bir mukormikoz olgusu sunuyoruz.

Olgu: Bilinen hastalığı olmayan 34 yaşında erkek bilinç bozukluğu, kusma şikayetiyle başvurdu. Başvuruda ateşi yoktu, nabzı 120/dk, kan basıncı 85/55 mm/hg saptandı. Tetkiklerinde plazma glukoz: 673 mg/dl, pH;6.86, bikarbonat:2.6 mmol/l ve idrar tetkikinde keton pozitifti. Hasta kardiyak arrest nedeniyle entübe edilip yoğun bakım ünitesinde 15 gün takip edildikten sonra yeni tanı diyabet nedeniyle servisimize alındı. Takipte yüzün sol yarısında şişlik ve görme bulanıklığı gelişti. Muayenede sol göz kapağı eritemliydi. Tanısal nazal endoskopi mukor ile uyumlu olarak değerlendirildi. Paranazal sinüs BT sol frontal sinus, sol ön-arka etmoidal hücreler, sfenoid sinus sol kompartmanda ve sol maksiller sinuste tama yakın havalanma kaybına neden olan mukozal kalınlaşmalar, sfenoid sinus sol kompartmanda ve solda etmoidal hücrelerde mukozal kalınlaşmalar izlendi. Sol frontal ve sol sfeno-etmoidal reses oblitereydi. Sol preantral yağlı doku ve sol pterygopalatin fossa, sfenopalatin foramen düzeyi kirliydi olarak raporlandı. Orbital BT normaldi. Beyin MRG’da parankim tutulumu saptanmadı. Hasta acil olarak opere edildi. Histopatoloji mukormikoz ile uyumluydu. Hastaya lipozomal amfoterisin B başlandı. Hasta yoğun insülin tedavisi ile birlikte 5 hafta sonra taburcu oldu. 

Sonuç: Mukormikoz, acil teşhis ve tedavi gerektirir. İnvaziv ve ilerleyici bir hastalık olduğu için cerrahi debridman zorunlu hale gelir. Uzun süreli ve kontrolsüz diyabet mukor için bilinen bir risk faktörü olmakla birlikte, biz bu vaka ile yeni tanı diyabette de mukormikoz görülebileceğini gösterdik.


372 - Ketojenik Diyete Bağli Oglisemik Ketoasidozla Tani Alan Tip 1 Diyabet - 2021

Beril Turan Erdoğan, Himmet Durmaz, Nagihan Baştepe, Berna Öğmen, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir.
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-083

Amaç: Diyabetik ketoasidoz(DKA), diyabetin ciddi komplikasyonlarından biri olup hiperglisemi (kan şekeri>250 mg/dl), ketoz ve metabolik asidoz (arteriyal pH<7.3 ve serum bikarbonat<18 mEq/L) birlikteliği ile karakterizedir. Ketoz ve metabolik asidoz tablosu kan şekeri<200 mg/dl iken meydana gelirse öglisemik DKA olarak adlandırılmaktadır. Burada öglisemik DKA ile tanı alan Tip 1 diyabetli vakamızı sunuyoruz.

Olgu: 22 yaşında zayıf kadın hasta (BKİ:17.6) saç dökülmesi, parmak uçlarında uyuşma ve karıncalanma şikâyetleriyle aile hekimine başvurmuş. Açlık kan şekeri 205 mg/dl gelen hastanın böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri normal saptanmış; bunun üzerine endokrinoloji kliniğine yönlendirilmiş. Hasta kan şekeri yüksekliğini öğrendikten sonra karbonhidrat içeren yiyeceklerden uzak durmuş ve ketojenik diyet uygulamaya başlamış. İki hafta sonra endokrinoloji kliniğimize kusma şikayetiyle başvuran hastanın plazma glukozu 86 mg/dl, HbA1C düzeyi %10.3 saptandı. HbA1C tetkiki tekrarlandı, kontrolu %10.4 ölçülerek hastaya diyabet tanısı konuldu. Hastanın laboratuvarında artmış anyon açıklı metabolik asidoz saptandı, plazma ve idrar ketonu pozitifti.Hastaya öglisemik DKA tanısı konularak IV sıvı desteği ve insülin tedavisi başlandı. Ailesinde diyabet öyküsü olmayan hastanın tetkiklerinde, C-peptid:0.42 ug/L(n:0.81-3.85), anti-glutamik asit dekarboksilaz ve anti-insülin antikorları negatif, anti-adacık antikoru pozitif saptandı.

Karaciğer hastalıkları ve glukojen depo hastalıkları açısından araştırıldı, patoloji saptanmadı.Gebelik dışlandı.

Sonuç: Öglisemik DKA nedenleri arasında gebelik, azalmış kalori alımı, yüksek alkol tüketimi, sodyum glukoz kotransporter 2 inhibitörleri kullanımı, kronik karaciğer hastalığı ve glukojen depo hastalıkları yer almaktadır. Bizim hastamızda ketojenik diyet ile tetiklenen öglisemik DKA mevcuttu. Diyabetik olup öglisemiyle başvuran hastalarda öglisemik DKA gözden kaçabilmekte veya yetersiz tedavi edilebilmektedir.Klinisyenler için yeni tanı almış hastalarda bu durumu tanımak daha da zor olabilmektedir.Asidoz ve keton değerlendirmesi yapmak tanıda yönlendirici olacaktır.


371 - Vaka Sunumu: Sirozlu Diyabetik Hastada Insulin Direnci - 2021

Himmet Durmaz, Berna Öğmen, Könül Ahmadova, Aynur Küçükçongar, Çağlar Keskin, Ahmet Dirikoç, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-074

Giriş: Alström sendromu görme kaybı, işitme kaybı, obezite, hipertrigliseridemi, insülin direnci ve hiperinsülinemi, diyabetes mellitus (DM), kardiyomiyopati ve ilerleyici akciğer, karaciğer ve böbrek fonksiyon bozukluğuyla karakterize otozomal resesif geçişli genetik hastalıktır. Erken dönemde insülin direnciyle pankreas beta hücrelerinde proliferasyon ve hiperinsülinemi meydana gelir, zamanla beta hücre tükenmesiyle DM gelişir. Burada ciddi insülin direnci olan, Alström sendromlu vakamızı bildirdik.

Vaka: 20 yaş erkek hasta, kan şekerinde yükseklik şikayeti ile polkliniğimize başvurdu. Hastanın öyküsünden 6 aylıkken konjenital amarozis, 8 yaşında DM ve hipotiroidi, 9 yaşında işitme kaybı tanısı aldığı ve ALM1 mutasyonu bakılarak Alström sendromu tanısı konulduğu, ayrıca 2017 yılında hastada siroz ve özefagus varisi saptandığı öğrenildi. DM için metformin tedavisi kullanmaktaydı. Fizik muayenesinde, boy 155cm vücut ağırlığı 55kg ölçüldü. Laboratuvar tetkiklerinde glukozu 148mg/dl, HbA1c %10,5, anti-GAD, anti-adacık, anti-insülin antikorları negatif, açlık insülin 63,1mU/L ve C-peptid 5,31mcg/L saptandı. Hasta hospitalize edilerek bazal bolus insülin tedavisi başlandı. Başlangıçta insülin glarjin 15 ünite/gün ve insülin aspart 25 ünite/gün kullanırken takipte insülin ihtiyacı 216 ünite/gün’e kadar yükseldi ve buna rağmen kan şekerleri regüle olmadı. Sirozdan dolayı çocuk metabolizma hastalıklarının da önerisi alınarak sodyum benzoat tedavisi altında metformin ve pioglitazon tedavisi başlandı. Bu tedaviyle insülin ihtiyacı kademeli olarak azalarak 160 ünite/gün’e geriledi ve kan şekeri 90-190mg/dL aralığında seyretti.

Sonuç: Bu vakada siroz nedeniyle metformin ve pioglitazon tedavisi kademeli ve gözetim altında başlandı ve takibinde yan etki görülmedi. İnsülin ihtiyacında anlamlı azalma izlendi ve kan şekeri regüle oldu. Alström sendromu gibi insülin direnciyle seyreden DM tiplerinde metformin ve glitazon, insülin direncini azaltarak tedavide öne çıkan ajanlardır


370 - Tek Yumurta Ikizlerinden Birinde Genc Yaşta Ailesel Olmayan Feokoromasitoma Olgusu - 2021

Kübra Turan, Esra Çopuroğlu, Muhammet Saçikara, Narin Nasiroğlu İmga, Ahmet Cevdet Ceylan, Altuğ Tuncel, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-036

Amaç: Feokromositomalar kromaffin hücrelerden köken alan, aşırı katekolamin sentezi ile karakterize nadir görülen ve genellikle benign karakterde olan tümörlerdir. Hipertansiyon, taşikardi, terleme ve baş ağrısı görülür. Malignite açısından yüksek riskli genç feokromasitoma olgusu sunuyoruz.

Olgu: 20 yaşında kadın hasta, uzun zamandır ve ataklar şeklinde olan kulak çınlaması ve baş ağrısı nedeniyle acil servise başvurdu. Kan basıncı 220/110 mmHg ve nabız 130/dk saptanıp tarafımıza yönlendirildi. Renal doppler ultrasonografisinde ekstra renal yerleşimli solid kitle lezyonu (feokromositoma?) olarak raporlandı. Hastanın anamnezinden şikayetinin 7-8 yıldır olduğu öğrenildi. Sürrenal MRG’da sol paraaortik alanda sürrenal loja uyan alanda 40x37 mm boyutlarında kontrastlanma gösteren lezyon mevcuttu. Bakılan 24 saatlik idrar normetanefrin ve metanefrin düzeyi üst sınır referans aralığından 10 kat yüksek saptandı. Hastaya üroloji kliniği tarafından laparoskopik sürrenal adenomektomi yapıldı. Postoperatif medikal tedavileri kesildikten sonra hipertansiyon ve taşikardisi olmadı. Patoloji raporunda Ki 67 proliferasyon indeksi %20 saptandı. Periadrenal yağ doku invazyonu, atipik mitoz özelliği, lenfovasküler invazyonu ve kapsül invazyonu pozitif olarak saptandı. PASS skoru 6/21 olan hasta malignite açısından yüksek riskli olarak değerlendirildi. Genetik analiz (VHL, MEN, SDH) sonuçlarında mutasyon saptanmadı. Tek yumurta ikizi olan hastanın ikizinin feokromositoma semptomları mevcut değildi. Literatürde tek yumurta ikizlerinde eş zamanlı feokromositoma olabileceğine dair yayınlar mevcut olduğundan ikizi feokromositoma açısından tarandı. Tetkik ve görüntülemelerinde herhangi bir patoloji saptanmadı. 

Sonuç: Feokromositoma 4. ve 5. dekatlarda sıktır. Ancak tüm yaşlarda görülebilmektedir. Hastalar büyük çoğunlukla sporadiktir ancak herediter formlar da vardır. Genç yaşta feokromositoma tanısı alan hastalarda genetik zemin araştırılmalıdır. Olgumuz genç yaşta feokromositoma tanısı almış olmasına rağmen genetik testlerinde mutasyon saptanmadı.


369 - Dilate Kardiyomiyopati Ile Tani Alan Cushing Sendromu: Olgu Sunumu - 2021

Beril Turan Erdoğan, Mehdi Houssein, Özgür Özçelik, Neslihan Çuhaci Seyrek, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-035

Amaç: Cushing sendromu (CS)’nun kardiyovasküler komplikasyonları arasında hipertansiyon, sol ventrikül hipertrofisi, miyokardiyal iskemi ve nadiren dilate kardiyomiyopati yer almaktadır. Bu bildiride CS’a bağlı dilate kardiyomiyopatili bir olguyu sunuyoruz.

Olgu: Otuz bir yaşında erkek hastanın bir yıldır olan efor dispnesi nedeniyle yapılan transtorasik ekokardiyografi (EKO)’sinde ejeksiyon fraksiyonu (EF) %20, global hipokinezi olup dilate kardiyomyopati saptanmış. Medikal tedavisi kardiyoloji tarafından düzenlenen hasta bir yılda 25 kg artış, iştah artışı, karın ve omuzlarda mor strialar gelişmesi nedeniyle endokrinoloji kliniğine yönlendirilmiş. Hastanın laboratuvar bulguları tablo 1’de gösterilmiştir. Klinik ve laboratuvar bulguları ile CS’u düşünülen hastanın abdominal manyetik rezonans görüntüleme (MRG)’de sol adrenal bezde dış fazda heterojen sinyal kaybı gösteren, 37x28mm boyutlarında düzgün konturlu kitle lezyonu (adenom?) saptandı. Hipofiz MRG’da herhangi bir patolojiye rastlanmadı. Mevcut bulgularla hastaya adreanal Cushing Sendromu tanısı konuldu. Lupus, sarkoidoz, viral ve otoimmün miyokardit yapılan tetkiklerle dışlandı. Kardiyak MRG’da, miksoma ile uyumlu bulgu saptanmadı. Kontrol EKO’da kalp yetersizliği tedavisinden 2 ay sonra EF% 40 olarak bulundu. Ameliyat öncesi kortizol yükünü azaltarak ameliyat riskini azaltmak için kademeli olarak metirapon tedavisi başlandı. Metirapon tedavisinden 2 saat sonraki kortizolü 17.4 μg/dL, 10 gün sonrai ise 14,8 μg/dL saptandı ve takiben sol adrenal bez eksizyonu yapıldı. Postoperatif kortizol 1,8 μg/dL ve 3,2 μg/dL olarak bulundu. Patoloji sonucu nodüler diffüz hiperplazi ile uyumlu saptandı.

Sonuç: Cushing sendromu nadiren dilate kardiyomiyopati ve sol ventrikül yetmezliği ile prezente olmaktadır. Cushing sendromunun başarılı tedavisinin ardından kardiyomiyopati geri dönüşümlü olduğu için, hem kalp yetmezliği hem de CS belirtileri olan hastalarda bu teşhisin akılda tutulmasının önemli olduğunu düşünmekteyiz.


Tablo 1. Hastanın kortizol, Adrenokortikotropik Hormon (ACTH) ve dekzametazon supresyon testi (DST) sonrası kortizol değerleri

ACTH (pg/ml)

<5 

Kortizol (µg/dL)

24.3 

Gece yarısı kortizolu (µg/dL)

24.7 

1 mg DST sonrası kortizol (µg/dL)

18.9 

2 gün 2 mg DST sonrası kortizol (µg/dL)

31.79 

ACTH: Adrenokortikotropik Hormon, DST: Dekzametazon supresyon testi


368 - Hirşutizmin Nadir Bir Nedeni: Steroid Hucreli Tumor - 2021

Muhammed Saçikara, Kübra Solmaz, Gülsüm Karaahmetli, Hüsniye Başer,Cevdet Aydin, Sevgi Ayhan, Nazmiye Dinçer, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-033

Amaç: Steroid Hücreli tümör (SHT), sex-kord tümörlerin nadir bir subgrubudur. Tüm over tümörlerinin 0.1%’den azını oluşturur.Bu tümörler hücresel orjinlerine göre üç kategoriye ayrılır: Stromal luteoma, Leyding hücreli tümör ve sınıflandırılamayan (not otherwise specified,NOS).NOS bu subtipler arasında en sık görülen tiptir(60%).En sık görülen şikayet hormonal aktiviteye bağlı virilizmdir. Bu tümörün tedavisi cerrahi olarak çıkarılmasıdır.

Olgu: 55 yaşında kadın hasta polikliniğimize yüzde ve vücudun çeşitleri bölgeside kıllanma artışı nedeni ile Kasım 2020 tarihinde polikliniğimize başvurdu. Özgeçmişinde diabetes mellitusu ve hipertansiyonu olan hasta tiroid papiller kanserden total tiroidektomi, obezite nedeni ile Sleeve Gastrektomi ve 30 yıl önce sol salpingo-ooforektomi ve histerektomi operasyonu geçirmiş. Fizik muayenesinde obez görünümde(BMI:37.3 kg/m2) ve Ferriman-Gallwey skoru:24 idi. Yapılan abdomen ultrasonografide sağ overde 20 mm çapında solid kitle tespit edildi. Yapılan tetkiklerde FSH:52.1 U/L LH: 33.3 U/L serum total testosteron: 450 ng/dl (7-49 ng/dl) serbest testosteron: 19.99 (<4.2pg/ml),ACTH,kortizol,estradiol, prolaktin,dihidroepiandrostenodion normaldi.MR raporu sağ adnexial lojda 40x20 mm boyutlarında belirgin follikül yapısının seçilmediği ovaryan parankimaya ait olduğu düşünülen solid görünüm mevcuttur olarak geldi. Hastaya sağ salpingo-ooforektomi yapıldı.Patoloji sonucu SHT- NOS olarak raporlandı. Bir ay sonra ki takibinde total testosteron 13 ng/dl, serum serbest testosteron 0.73 pg/ml ye geriledi.

Sonuç: SHT,NOS tanı konulması zor nadir bir ovaryan tümördür. Dikkatli bir hikaye, fizik muayene, laboratuvar tetkiki ve görüntüleme yöntemleri tanı konulmasına yardımcıdır. Genellikle benign, tek taraflı, hiperandrojenizm ve virilizasyon ile karakterizedir. Virilizasyon veya ciddi hirşutizm ile başvuran bir kadında ayırıcı tanıda Steroid hücreli tümörde düşünülmelidir.


367 - İlk Biyopsisi Tanisal Olmayan Ve Akut Steroid Replasmani Sonrasi Belirgin Gerileyen Primer Adrenal Lenfoma - 2021

Burçak Cavnar Helvaci, Buğra Durmuş, Özgür Özçelik, Narin Nasiroğlu İmga, Mehmet Ali Şendur, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-032

Amaç: Bilateral adrenal kitlelerle (BAK) ilgili ulaşılabilir klinik veri sınırlıdır. BAK ve adrenal yetmezlik nedeniyle merkezimize başvuran; steroid tedavisi sonrası lezyonları küçülen, takibinde tekrar büyüyüp biyopsiye imkan veren bir vakayı sunuyoruz.

Olgu: 60 yaşında erkek hastada; karın ağrısı, bulantı, halsizlik nedeniyle başvurduğu ilk merkezde hiponatremi, hiperkalemi, hipotansiyon saptanmış. Abdominal tomografide ‘sağ sürrenalde 60x44mm; sol sürrenalde 75x26mm düzensiz sınırlı hiperdens lezyon’ saptanarak hastanemize yönlendirilmiş. Merkezimizde; PET-BT’de ‘sağ sürrenalde 49x52x71mm; sol sürrenalde 56x57x75mm lezyonlarda ve iskelet sisteminde çok sayıda odakta patolojik hipermetabolizma’ saptandı. Adrenal yetmezlik tanısı koyulan hastaya öncelikle intravenöz sonrasında oral idame hidrokortizon verildi. BAK etyolojisine yönelik yapılan tüberküloz testleri, viral, otoimmun panelle malignite taramasında patoloji saptanmadı. İdrar ve plazma katekolamin, 17-hidroksi progesteron düzeyleri normaldi. Tomografi eşliğinde yapılan sürrenal biyopsi; yağ nekrozu olarak raporlandı. 45 gün sonra biyopsi tekrarı denendi ‘sürrenal lezyonları tama yakın gerilediğinden, kemik lezyonları vizüelize edilemediğinden’ yapılamadı. Sürrenal MR’ı ‘sağda 14mm lezyon, sol sürrenal diffüz kalın’ olarak raporlandı. PET-BT çekildi ‘sürrenal lezyonların boyutlarında belirgin; metabolik aktivitelerinde kısmi azalma olduğu, önceki kemik lezyonlarının azaldığı’ raporlandı. Kemik biyopsisinin hücre sayısı tanı koymak için yetersizdi. İki ay sonra karın ağrısıyla başvuran hastanın abdominal BT’inde ‘sağ sürrenalde 70x41mm karaciğere ve IVC’a invaze; sol sürrenalde 56x38mm solid lezyon, karaciğerle, akciğerde metastazla uyumlu lezyonlar’ saptandı. Sürrenal biyopsi yapıldı ‘CD20+ B hücreli lenfoma infiltrasyonu’ olarak raporlandı. Tedavisi planlanırken; akut serobrovaskuler olay nedeniyle ex oldu.

Sonuç: Primer adrenal B hücreli lenfoma adrenal tümöral lezyonların az rastlanan nedenidir. BAK varlığında adrenal yetmezlik nedeniyle verilen steroid sonrası boyutları küçülen lezyonlarda lenfoma tanısı akla gelmelidir; boyutu değişen lezyonlara tanı koymak güçleşebilir.


366 - POR Geni 5. Ekzonunda C.461a>T(P.Asp154val) Mutasyonu Heterozigot Patojenik Varyantli Erkek Olgu - 2021

Müge Keskin, Konul Ahmedova, Nurcan İnce, Narin Nasiroğlu İmga, Ahmet Cevdet Ceylan, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, P-031

Amaç: Sitokrom P450 oksidoredüktaz (POR) eksikliği, 17α-hidroksilaz, 17,20 liyaz ve 21-hidroksilazın kombine eksikliklerine benzeyen otozomal resesif bir steroidogenez bozukluğudur. Konjenital adrenal hiperplazinin nadir bir nedenidir, cinsel gelişim bozukluğuna, iskelet anomalilerine neden olabilir. Bu bildiride nonklasik konjenital adrenal hiperplazi ön tanısı ile değerlendirip, POR geninde heterozigot mutasyon saptanan erkek hasta sunulmuştur.

Olgu: 23 yaşında erkek hasta polikliniğimize kıllanma artışı şikayetiyle başvurdu. Özgeçmişinde kronik hastalık öyküsü yoktu, anne-babada akraba evliliği mevcuttu. 6 yaşında kollarında ve bacaklarında kıllanma artışı başladığını, 8 yaşında sırtında ve ilerleyen zamanda tüm vücudunda aşırı kıllanma olduğunu ifade etti.15 yaşından sonra boy uzaması durduğunu belirten hastanın boyu 161cm, kilosu 70kg idi. Kan basıncı 120/80mm/hg, genital muayenesinde penis boyu 9,5cm, testis volümü 20ml olarak bulundu. Laboratuar tetkiklerinde glukoz: 89mg/dl(70-99), sodyum: 138mEq/L(132-146),potasyum:4,7mEq/L(3,5-5,5),kortizol20,3μg/dL (5,2-22,4), ACTH:37, 8pg/mL(<46),TSH:1,6mU/L(0,55-,78), seks hormon bağlayıcı globülin:7nmol/L(10-57), FSH:3,2U/L(1,4-18,1),LH:6,9U/L(1,5-9,3),total testosteron:383ng/dl(164-753), DHEAS:698, 72μg/dL(34,5-568,9),17OHProgesteron:1,22ug/L,serbest     testosteron:26,6pg/mL(15-50), androste nedion:13,5nmol/L(2,1-10,8). ACTH uyarı testi ile en yüksek 17OHP değeri 3,36 ug/L idi. Sürrenal MR’da bilateral adrenal bezler normal saptandı. Skrotal ultrasonografide her iki testis skrotum içerisinde, her iki testis boyutları 40x28x20mm idi. Kemik yaşı 18 yaş ile uyumlu idi. Konjenital adrenal hiperplazi için yapılan genetik analizinde; CYP21A2,CYP17A1, CYP11B1, HSD3B2, STAR genleri normal, POR geni 5.ekzonunda c.461A>T(p.Asp154Val) heterozigot mutasyonu saptandı. Hastanın annesinin genetik analizinde aynı mutasyon heterozigot saptandı, babada genetik mutasyon görülmedi.

Sonuç: POR proteininde 130’dan fazla amino asit değişikliği içeren çok sayıda POR varyantı bildirilmiştir. POR gen mutasyonu olan olgularda klinik heterojenite mevcuttur, bu durum tanıyı güçleştirmektedir. POR gen mutasyonunun etnik farklılık gösterdiği göz önünde bulundurulursa, ilerleyen zamanda, toplumumuzdaki varyant olguların tespiti ile bu vakadaki öneminin açıklığa kavuşacağını düşünmekteyiz.


365 - Duvarin Otesinde Ki Duşman: Cevre Doku Invazyonu Yapmadan Lenf Nodu Metastazi Yapan Tiroid Bezine Sinirli (T1-T3A) Papiller Tiroid Kanserlerinin Klinikopatolojik Ozellikleri. - 2021

Abbas Ali Tam, Nurcan İnce, Hüsniye Başer, Ayşegül Altinboğa, Mehmet Kiliç, Oya Topaloğlu, Didem Özdemir, Afra Alkan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, S-21

Amaç: Bu çalışmanın amacı çevre doku invazyonu (ÇDİ) yapmadan lenf nodu metastazı (LNM) yapan papiller tiroid kanserlerinin (PTK) klinikopatolojik özelliklerini belirlemektir.

Yöntem: Total tiroidektomi yapılmış olan hastaların medikal kayıtları incelenerek demografik ve histopatolojik özellikleri kayıt edildi.

Bulgular: Çalışma 402’si (%19.5) erkek ve 1662’si (%80.5) kadın olmak üzere 2064 PTK’li hastayla yapıldı. ÇDİ olan 1787 (%86.6), olmayan 277 (%13.4) hasta vardı. ÇDİ olan 82 (%29.6) hastada, ÇDİ olmayan 153 (% 8.6) hastada LNM vardı. ÇDİ olan grupta olmayan gruba göre multifokalite, tiroid kapsül invazyonu, vasküler invazyon, primer tümör çapı (13 mm ve 8 mm), total tümör çapı (22 mm ve 15 mm), tall cell varyant oranı daha fazlaydı (her biri için p<0.01) (Tablo 1). ÇDİ olan 277 hasta çıkarılarak 1787 hastayla tekrar analiz yapıldı. LNM olanlarda yaş daha düşükken (44 ve 48) cinsiyet açısından farklılık yoktu (sırasıyla p<0.002,p:0.24). Yine bu grupta da multifokal tümörler, kapsül invazyonu, vasküler invazyon varlığı ile LNM arasında anlamlı ilişki vardı ( vasküler invazyon için p<0.03 diğerleri için p<0.001). LNM olanlarda primer tümör çapı (12 mm ve 8 mm) olmayanlara göre daha yüksekti, LNM olan multifokal tümörlerde total tümör çapı 19 mm, olmayanlarda 15 mm idi. (p<0.01) (Tablo2).

Sonuç: Tiroid bezine sınırlı olarak görünen PTK’lar ÇDİ yapmadan da LNM yapabilirler. Bu nedenle ÇDİ olmasa da genç, multifokal tümörü olan, kapsül invazyonu, vasküler invazyonu olan ve primer tümör çapı veya multifokal tümörlerde total tümör çapı büyük olan hastalarda LNM açısından dikkatli olunmalıdır.


Tablo 1. Tüm hastalarda çevre doku invazyonuna göre klinik özelliklerin dağılımı


Çevre doku invazyonu yok

(n=1787)

Çevre doku invazyonu var

(n=277)

p-değeri

Yaş(1) (yıl)

48 (18-84)

49 (19-88)

0.253

Cinsiyet (Erkek)

345 (19.3)

57 (20.6)

0.619

Fokalite




Unifokal

1216 (68.0)

139 (50.2)

<0.001

Multifokal

571 (32.0)

138 (49.8)


En büyük tümör çapı(2)(mm)

8 (1-80)

13 (1-80)

<0.001

Mikrokarsinom

1100 (61.8)

84 (30.5)


Makrokarsinom

681 (38.2)

191 (69.5)


Total tümör çapı(3) (mm)

15 (2-137)

22 (5-65)

<0.001

Kapsül invazyonu

179 (10.0)

267 (96.4)

<0.001

Vasküler invazyon

52 (2.9)

36 (13.0)

<0.001

Lenf nodu metastazı

153 (8.6)

82 (29.6)

<0.001

Santral lenf nodu metastazı

126 (7.1)

65 (23.6)

<0.001

Lateral lenf nodu metastazı

46 (2.6)

39 (14.1)

<0.001

Varyant



<0.001

Klasik

1219 (68.3)

200 (72.3)


Foliküler

323 (18.1)

15 (5.4)


Tall cell

14 (0.8)

9 (3.2)


Kolumnar

3 (0.2)

0 (0.0)


Difüz sklerozan

4 (0.2)

1 (0.4)


Mikst

151 (8.5)

35 (12.6)


Diğer

70 (3.9)

17 (6.1)


Lenfositik tiroidit(4)

568 (31.9)

83 (30.1)

0.534

Sayısal değişkenler ortanca (min-max), kategorik değişkenler frekans (%) ile özetlenmiştir. (1)ÇDİ-=1784; (2) ÇDİ-=1781, ÇDİ+=275; (3)ÇDİ-=549, ÇDİ+=128; (4)ÇDİ-=1778, ÇDİ+=276

364 - Küçük Ama Güçlü: Lenf Nodu Metastazi Yapan Tiroid Papiller Mikrokarsinomlari - 2021

Ahmet Dirikoç, Abbas Ali Tam, Nurcan İnce, Didem Özdemir, Oya Topaoğlu, Afra Alkan, Aylin Kiliç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 42. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 19-23 Mayıs 2021, S-07

Amaç: Bu çalışmada, papiller tiroid mikrokanserlerde (PTMK) lenf nodu metastazını (LNM) predikte edebilecek klinikopatolojik özellikleri belirlemeyi amaçladık.

Yöntem: Papiller tiroid kanseri >1cm (PTK>1cm) olan 872 ve PTMK’li 1184 (<=1cm) hastanın medikal kayıtları rerospektif olarak değerlendirildi. PTK >1cm ve PTMK’i olan hastaların demografik, klinik ve histopatolojik özellikleri karşılaştırıldı. PTMK’de LNM ile klinikopatolojik özellikler arasında ilişki araştırıldı.

Bulgular: PTMK’li hastaların median yaşı PTK>1cm olanlara göre daha yüksekti (49 ve 46, p<0.001). PTMK’ li hastalara kıyasla (PTK >1cm) olan hastalarda multifokalite, kapsül invazyonu, vasküler invazyon, ekstratiroidal invazyon (ETİ) ve LNM oranı daha fazlaydı (her biri için p <0,001). PTMK grubunda LNM olan hastalarda olmayanlara göre, multifokalite, kapsüler invazyon, vasküler invazyon ve ETİ oranı daha fazlaydı (sırasıyla p = 0,007, <0,001, p = 0,011 ve p <0,001). Lojistik regresyon analizinde multifokalite ve ETİ, LNM için önemli faktörlerdi. LNM riskini; multifokalite 1,737 kat (% 95 CI: 1,079-2,979) ve ETİ 3,528 kat (% 95 CI: 1,914-6,503) artırmaktaydı. Primer tümör çapının >=5.75 mm olması, PTMK’ de LNM’nı 0,782 duyarlılık ve 0,517 özgüllük ile predikte etmekteydi.

Sonuç: PTMK’li hastalar, primer tümör çapının >=5.75 mm olması durumunda ve multifokalite, ETİ varlığında LNM açısından dikkatli bir şekilde araştırılmalıdırlar.


Tablo 1. Papiller tiroid kanseri > 1 cm ve papiller tiroid mikrokarsinomlu hastalarda klinik ve histopatolojik özellikler


Toplam
(n=2056)

PTMK (n=1184)

PTK>1cm (n=872)

p

Yaş1 (Yıl)

48 (39-56)

49 (40-57)

46 (36-56)

<0.001

Cinsiyet (Erkek)

400 (19.5%)

231 (19.5%)

169 (19.4%)

0.942

Primer Tümör Çapı

9.0 (5.0-15.0)

6.0 (3.0-8.0)

16.0 (13.0-25.0)

<0.001

Multifokalite

704 (34.2%)

348 (29.4%)

356 (40.8%)

<0.001

LNM

232 (11.3%)

78 (6.6%)

154 (17.7%)

<0.001

Santral LNM 2

188 (9.2%)

58 (4.9%)

130 (15.0%)

<0.001

Lateral LNM 2

82 (4.0%)

26 (2.2%)

56 (6.4%)

<0.001

Kapsüler İnvazyon

444 (21.6%)

166 (14.0%)

278 (31.9%)

<0.001

Vasküler İnvazyon

87 (4.2%)

14 (1.2%)

73 (8.4%)

<0.001

Extratiroidal İnvazyon

275 (13.4%)

84 (7.1%)

191 (21.9%)

<0.001

Lenfositik Tiroidit 3

649 (31.7%)

375 (31.9%)

274 (31.5%)

0.85

PTMK: Papiller Tiroid Mikrokarsinomu, PTK>1cm: Papiller Tiroid Kanseri >1cm, LNM:Lenf Nodu 

Metastazı, Kantitatif ve kategorik değişkenler sırasıyla medyan (IQR: 25.-75.nci persentiller) ve (%) 

frekans ile özetlenmiştir. 1n=1182 (PTMK), 871(PTK>1cm); 2n=1182 (PTMK), 869 (PTK>1cm); 

3n=1176 (PTMK), 870 (PTK>1cm)

Tablo 2. Lenf nodu metastazı olan ve olmayan papiller tiroid mikrokarsinomlu hastaların klinik ve histopatolojik özellikleri


LNM - (n=1106)

LNM + (n=78)

p

Yaş 1 (yıl)

49 (41-57)

45 (37-58)

0.115

Cinsiyeti (Erkek)

212 (19.2)

19 (24.4)

0.332

Primer Tümör Çapı

5,0 (3,0-8,0)

7.0 (6.0-9.0)

<0.001

Multifokalite

314 (28,4)

34 (43.6)

0.007

Kapsüler invazyon

141 (12.7)

25 (32.1)

<0.001

Vasküler invazyon

10 (0.9)

4 (5.1)

0.011

Ekstratiroidal invazyon

68 (6.1)

16 (20.5)

<0.001

Lenfositik tiroidit 2

355 (32.2)

20 (26.7)

0.316

Kantitatif ve kategorik değişkenler sırasıyla medyan(IQR:25.-75.nci persentiller) ve (%) frekans ile 

özetlenmiştir. LNM: Lenf NoduMetastazı 1 n=1105 (LNM -), 77(LNM+); 2 n=1101 (LNM -), 75 (LNM +)


363 - Tekrarlanan inferior petrozal sinüs örneklemesi ile tedavisi değişen ACTH bağımlı cushing sendromu vakası. - 2019

Leyla Akdoğan, Didem Özdemir, Gökhan Yüce, Ercan Bal, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P218.

Giriş: ACTH bağımlı Cushing Sendromu(CS)’nun en sık nedeni hipofizin ACTH üreten tümörüne

bağlı Cushing Hastalığı(CH) ve hipofiz dışı tümörlerden ektopik ACTH/CRH üretimidir. Biz

burada biyokimyasal testleri uyumsuz olup tekrarlanan İnferior Petrozal Sinüs Örneklemesi(IPSS)

ile tedavi değişikliğine gittiğimiz vakamızı paylaşmayı uygun bulduk.

Vaka: Bilinen Tip 2 diyabetes,hipertansiyon tanıları olan 54 yaşındaki erkek hasta, bacaklarda ağrı

şikayeti ile başvurduğunda çekilen lomber MRG’de L5-S1’de pars interartikülaris kırığı ve kemik

mineral dansitometride osteoporoz saptanması üzerine tarafımıza yönlendirildi. Tetkiklerinde

plazma kortizolü:55.7ug/dL, ACTH:189pg/mL, 1mg dexametazon supresyon

testi(DST)sonucu:63.4ug/dL saptandı. Bazal 24 saatlik idrar serbest kortizolü:785(3.5-45)mcg/gün

tespit edildi. 2gün 2mg DST’de baskılanma görülmedi. Hipofiz MR’da ön hipofiz bezinde santral

yerleşimli 8x5,5mm boyutta nodüler lezyon saptandı. 8 mg DST’de baskılanma olmadı. Hastaya

IPSS yapıldı, sonucu ektopik ACTH ile uyumluydu. Ektopik odak için yapılan boyun-torako-

abdominal BT ve Ga68-DOTATATE sintigrafisinde patoloji saptanmadı. Hastaya ektopik ACTH

sendromu için flukonazol ve metirapon başlandı. Metirapon tedavisiyle şikayetleri gerileyen fakat 2

ay ilacı temin edemeyen hasta şikayetlerinde artış olması üzerine başvurdu. Cushing testleri

tekrarlandı. CRH testi CH ile uyumluydu, 8 mg DST’de baskılanma görülmedi. Lokalizasyon

testleri uyumsuz olan hastaya tekrar IPSS yapıldı, CH ile uyumlu olarak değerlendirildi. Hipofiz

MR tekrarında eskisi ile benzer şekilde ön hipofiz bezinde 7x4mm boyutta lezyon izlendi. Hastaya

transsfenoidal adenomektomi yapıldı. Patolojide immunohistokimyasal uygulamalarda ACTH ile

pozitif boyanma tespit edildi.

Sonuç: Özellikle biyokimyasal testleri lokalizasyon için uyumsuz olan hastalarda tekrarlanan İPSS

her ne kadar invaziv bir test olsa da hastanın tanı ve tedavisinde değişikliğe neden olabilir. ACTH

bağımlı CS vakalarında lokalizasyonunda şüphe olduğunda testlerin tekrar değerlendirilmesi ve

İPSS ile desteklenmesi gereklidir.

Tablo 1. İlk yapılan inferior petrozal sinüs örneklemesi sonuçları


PERİFER HİPOFİZ SOL HİPOFİZ SAĞ

0.DK ACTH (pg/mL) 90,49 99,15 85,64

1.DK ACTH (pg/mL) 82,64 65,53 80,25

3.DK ACTH (pg/mL) 123 76,9 89,52

7.DK ACTH (pg/mL) 152,3 81,58 178,2

15.DK ACTH (pg/mL) 161,4 93,8

20.DK ACTH (pg/mL) 166,4 168,8 148


Tablo 2. Tekrarlanan inferior petrozal sinüs örneklemesi sonuçları


PERİFER HİPOFİZ SOL HİPOFİZ SAĞ


0.DK ACTH (pg/mL) 117 981 620

1.DK ACTH (pg/mL) 123 8662 5035

3.DK ACTH (pg/mL) 141 9197 7265

7.DK ACTH (pg/mL) 268 6996 2989

15.DK ACTH (pg/mL) 402 2667 5558

20.DK ACTH (pg/mL) 383 3691 2393

362 - Endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları alanında hizmet veren bir merkezde hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi. - 2019

Didem Özdemir, Ahmet Dirikoç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P193.

Giriş: Bu çalışmada endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları alanında hizmet veren bir merkezde

hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Metod: Endokrinoloji tanı ve tedavi merkezimizde muayene olmuş hastalar istekleri doğrultusunda

elektronik cihazlar üzerinden memnuniyet anketine katıldılar. Anket, ülkemizde Sağlık Bakanlığı

tarafından önerilen ve diğer uluslararası memnuniyet anketleri modifiye edilerek oluşturuldu.

Bulgular: Ankete katılan 2366 bireyin 1387’si (%58.6) kadın, 979’u (%41.4) erkekti.

Merkezimizden genel olarak memnun musunuz sorusuna 1374 (%58.1) hasta evet, 625 (%26.6)

hasta kısmen, 353 (%14.9) hasta hayır cevabı verdi. Hastaların 1526’sı (%64.5) doktorunun

hastalığı ile ilgili yeterince zaman ayırdığını düşünürken, 368’i (%15.6) kısmen ayırdığını, 453’ü

(%19.1) ise ayırmadığını düşünüyordu. Doktorunuz kibar ve saygılı mıydı sorusunu 1800 (%76.7)

hasta evet, 335 (%14.3) hasta kısmen olarak cevaplandırdı. 1139 (%48.7) hasta, hastalığı ile ilgili

olarak yeterince bilgilendirildiğini düşünürken, 640 (%27.4) hasta bilgilendirildiğini fakat yeterli

olmadığını belirtti. 1429 (%60.7) hasta personelin tutumundan memnundu. 1988(%84.5) hasta

muayene/işlemler sırasında kişisel mahremiyetine özen gösterildiğini belirtti. 1406(%59.4) hasta

bekleme salonlarının yeterli olmadığını, 1140(%48.2) hasta konforlu olmadığını düşünüyordu. 990

(%41.8) hasta randevu alma zorluğundan, 1056 (%44.6) hasta sonuç randevularının ve 734 (%31.0)

hasta tetkik randevularının geç olmasından, 573 (%24.2) hasta ulaşım ve park yeri güçlüğünden ve

472 (%19.9) hasta her zaman doktor seçememekten şikayet etti.

Sonuç: Hastaların önemli bir kısmı merkezimizdeki hizmetlerden ve çalışan hekim ve personelden

memnundur. Randevu alma güçlüğü ve fiziksel şartlar en önemli sorun gibi görünmektedir. Bu

sonuçlar, alanlarında özelleşmiş merkezlerin sağlık hizmetlerinde kaliteyi artırabileceğini ve bu tür

merkezlerin yaygınlaştırılması gerektiğini düşündürmektedir. Bununla birlikte özelleşmiş bir

merkez açılmadan önce altyapı ve fiziksel koşulların uygun hale getirilmesi önemlidir.

361 - Hipoglisemi İçin İki Nadir Neden: Munchausen Sendromu ve Otoimmün Hipoglisemi. - 2019

Gülsüm Karaahmetli, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P181.

Amaç: Munchausen sendromu(MS) nadir görülen bir psikiyatrik bozukluktur. İnsülin Otoimmün

Sendrom(İAS) hipoglisemi atakları ile seyreden yüksek serum insülini ve insülin otoantikoru ile

karakterize endokrin bir hastalıktır. Burada hipoglisemi ve hiperglisemi nedeni ile birçok kez

endokrinoloji servisinde yatırılan diyabetik bir hasta ile otoimmun hipolisemili bir olgunun tanı ve

tedavi süreci ele alınacaktır.

Olgu 1: 20 yaşında kadın hastanın 7 senedir olan tip 2 diyabet ve hipotiroidi tanıları mevcuttu. Tanı

esnasında oral antidiyabetik(OAD) tedavi başlanan hastanın takiplerinde 4lü insülin tedavisine

geçildiği öğrenildi. Hipoglisemi nedeni ile defalarca acil servis başvurusu ve yatış öyküsü bulunan

hasta insülin dozlarını hiç yapmamasına rağmen hipoglisemilerinin devam ettiğini söylemesi

üzerine hospitalize edildi. Hastanın kan şekeri:32mg/dL iken, insülin değeri:37.7mıu/ml,c-

peptit:0.2ng/dl, kortizol:20mcg/dl saptandı. Hastada Munchausen? düşünülerek yakın gözlem

altında tutulması amacı ile hastanemizin yoğun bakım bölümüne yatırıldı. Bu süreçte hipoglisemisi

gelişmedi. Hasta psikiyatri takibine alındı.

Olgu 2: Bilinç bulanıklığı nedeni ile acil servise başvuran 76 yaşında kadın hasta hipoglisemi

etyolojisi araştırılmak üzere servisimize yatırıldı. Hipoglisemi esnasında bakılan glukoz:32mg/dl,

insülin:-5396mıu/ml, c-peptit:9.85ng/dl, kortizol:8.07, proinsülin:214pmol/l olarak saptandı.

İnsülinoma açısından çekilen Abdomen BT’de pankreas kuyruğunda dinamik serilerde pankreas ile

eş intensitede kontrastlanan 18 mm çapta fokal asimetrik nodüler kalınlaşma tespit edildi. Plazma

kortizol değeri 8.07 olan hastaya synachten testi yapıldı, normal tespit edildi. Hastanın gönderilen

antiinsülin antikor sonucu &gt;300 (pozitif) olarak geldi. Özgeçmişinde diyabet öyküsü,sülfanilüre,

egzojen insülin veya hipoglisemiye yol açabilecek ilaç kullanımı bulunmamaktaydı. Hastaya

prednol 48 mg başlandı ve kademeli olarak azaltıldı. Prednol tedavisi altında semptomatik

hipoglisemisi saptanmadı.

Sonuç: Hipogliseminin ayırıcı tanısında nadir görülmekle birlikte hem Munchausen sendromu hem

de otoimmün hipoglisemi akla gelmelidir.

360 - Ailevi Akdeniz Ateşi ve Addison Hastalığı Birlikteliği. - 2019

Nurcan İnce, Ahmet Ceylan, Abdulsamet Erden, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P167.

Giriş: Ailevi Akdeniz Ateşi(FMF) ataklar halinde gelen ateş ve ona eşlik eden seröz zarların

inflamasyonu ile karakterize otozomal resesif geçişli herediter bir hastalıktır. FMF’nin en önemli ve

prognozu en çok etkileyen komplikasyonu amiloidozdur. FMF’de endokrin sistem hormonlarının

nasıl etkilendiği açık değildir. Burada amiloidoz düşünülmeyen ancak nadir bir birliktelik olduğu

için koinsidans olarak FMF ve adrenal yetmezlik bulunan bir olguyu paylaşmayı uygun bulduk.

Vaka: 14 yaşında FMF tanısı alan ve kolşisin tedavisi başlanan hasta 6 yıl önce iki kez perikardiyal

efüzyon, FMF atak tanılarıyla yoğun bakımda takip edilmiş. Kolşisin tedavisini kullanmayan 39

yaşındaki erkek hasta 1 haftadır olan öksürük, halsizlik, bayılma, karın ağrısı şikayetiyle acil servise

başvurdu. Acil serviste tansiyon arteriyal 80/50mm/hg, ateş:36.8C, glukoz:40mg/dl,

sodyum:133mmol/L, K:6.1mmol/L, Ca:8.2mg/dl, P:3.0mg/dl, Mg:1.44mg/dl, albumin:4.0gr/dl,

crp:26.4mg/L, sedim:24mm tespit edilmesi üzerine adrenal yetmezlik ön tanısıyla endokrin

servisine yatırıldı. Hastanın sabah kortizol düzeyi 0.326/ug/dl, ACTH: 324.4pg/ml olarak tespit

edildi. Hastaya glukokortikoid ve mineralokortikoid tedavisi başlandı. Hastanın çalışılan bazal

renin: 3.76 (yüksek), aldosteron:0.87 (düşük) olarak tespit edildi. Amiloidoz açısından toplanan 24

saatlik idrarda mikroalbuminüri:65.56mg/gün, proteinüri:265.1mg/gün tespit edildi. Çekilen

abdomen usg’de böbrek boyutları normaldi. Abdomen MRG’da sağ sürrenal gland ayırt

edilemedi(aplazi?/hipoplazi?), sol sürrenal gland belirgin ince kalibrasyonda izlendi. Hidrokortizon,

fludrokortizon ve kolşisin tedavileriyle şikayetleri geriledi ve taburcu edildi.

Sonuç: Adrenal yetmezliğin gelişmekte olan ülkelerde en sık nedeni tüberküloz iken gelişmiş

ülkelerde ise en sık nedeni otoimmun adrenalittir. Hastamızda FMF ve addison hastalığının bir

arada bulunması, amiloidoz yerine immunopatojenik mekanizma veya koinsidans ile ilişkili

bulunmuştur.

359 - Hipertiroidi nedeniyle radyoaktif iyot tedavisi almış hastalarda tiroid nodüllerinin ultrasonografik ve sitolojik değerlendirmesi. - 2019

Muhammet Cüneyt Bilginer, Didem Özdemir, Fatma Neslihan Çuhacı Seyrek, Nilüfer Yıldırım, Aylin Kılıç Yazgan, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P144

Amaç: Radyoaktif iyot (RAİ) tedavisi düşük maliyeti ve yüksek etkinliği nedeniyle Graves ve

toksik nodüler veya multinodüler guatr (TNG/TMNG) tedavisinde yeri olan bir yöntemdir. Bu

çalışmada, daha önce hipertiroidiye yönelik RAİ tedavisi almış hastalarda tiroid nodüllerinin

değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: Daha önce hipertiroidizm nedeniyle RAİ tedavisi alan ve tiroide nodülleri saptanıp ince

iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılan hastalar çalışmaya alındı. Nodüllerin sonografik özellikleri

ve sitolojik sonuçları ve tiroidektomi yapılanlarda histopatoloji sonuçları değerlendirildi.

Bulgular: Çalışmaya alınan 27 hastanın 22’si(%81.5) kadın, 5’i(%18.5) erkekti ve yaş ortalaması

59.3±13.5 bulundu. 5(%18.6) hasta Graves, 16(%69,2)hasta TNG/TMNG nedeniyle RAİ tedavisi

almıştı. 6 (22.2%) hastada RAİ endikasyonu bilinmiyordu. RAİ öncesi İİAB sonucu 10 (37%)

hastada benign iken, 17 (63%) hastada bilinmiyordu. RAİ tedavisi ile İİAB arasında geçen süre

ortalama 76.4±63.1 aydı. İİAB ile değerlendirilen 48 nodülün 24’ü (%50) benign, 15’i (%31.2)

nondiagnostik, 5’i (%10.4) ÖBA, 2’si (%4.2) malinite şüphesi, 2’si (%4.2) malign saptandı.

Tiroidektomi yapılan 10 hastanın 5’inde(%50) histopatolojik sonuç malign, 5’inde benign (50%)

bulundu. Sitolojik veya histopatolojik olarak 31 benign ve 5 malign nodülün US özellikleri

karşılaştırıldı. Önarka/transvers çap oranı&gt;1 olan nodüllerin oranı, nodüllerin yapısı, periferik halo

varlığı, kenar düzensizliği ve mikrokalsifikasyon varlığı benzerdi. Malign nodüllerin 1’i(%20)

izoekoik, 1’i hipoekoik(%20), 3’ü (%60) izo-hipoekoik iken, benign nodüllerin 24’ü(%77.4)

izoekoik, 3’ü(9.7) hipoekoik, 4’ü (%12.9) izo-hipoekoik idi(p=0.025). Makrokalsifikasyon malign

nodüllerin 4’ünde (%80), benign nodüllerin 10’unda (%32.3) saptandı (p=0.042)

Sonuç: Hipertiroidi nedeniyle RAİ almış hastalarda tiroid nodüllerinde hipoekoik görünüm ve

makrokalsifikasyon başta olmak üzere şüpheli görünüm varsa sitolojik değerlendirme yapılmalıdır.

Sitolojik değerlendirme sırasında RAİ tedavisine bağlı atipi tanısal sorunlara neden olabilir.

358 - Subakut tiroidit tanısında idrar iyot düzeyi kullanılabilir mi? - 2019

Didem Özdemir, Berna Evranos, Gülsüm Gedik, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P143.

Giriş: Literatürde az sayıda çalışmada postpartum tiroiditli hastalarda idrar iyot düzeyi yüksek

bulunmakla birlikte subakut tiroiditli hastalarda değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada subakut

tiroiditli hastalarda idrar iyot düzeyleri değerlendirilmiş ve ayırıcı tanıda yeri olup olmadığı

belirlenmeye çalışılmıştır.

Metod: Nisan 2018-Ocak 2019 arasında subakut tiroidit tanısı konulan 18 yaş üstü hastalar

çalışmaya alındı. Son bir yılda iyotlu kontrast madde alımı, gebelik, emzirme ve postpartum tiroidit

varlığı dışlama kriterleri idi. Demografik özellikler, tiroid fonksiyon testleri ve antikorları,

tiroglobulin, sedimentasyon (ESR), C-reaktif protein (CRP), idrar iyot düzeyi, tiroid ultrasonografi

ve sintigrafi değerlendirildi.

Bulgular: Çalışmaya 16’sı (%69.6) kadın, 7’si (%30.4) erkek, 23 subakut tiroiditli hasta alındı ve

ortalama yaş 38.65±7.99 idi. Tanı anında serum tirotropin 0.140 mIU/mL (min-max:0.001-0.25),

serbest triidotrionin 8.29±3.53 pg/mL, serbest tiroksin 3.56±1.34 ng/dL bulundu. 1 (%4.3) hastada

antitiroid peroksidaz, 6 (%26.1) hastada antitiroglobulin pozitif saptandı. Ortanca serum

tiroglobulin 116 ng/mL (min-max:2.7-500), ortalama ESR 52.24±25.47 mm, ortanca CRP 63 mg/L

(min-max:4.2-188) bulundu. Ultrasonografik olarak hastaların 22’sinde (%96.7) tiroidit bulguları

varken 5 (%21.7) hastada nodül saptandı. Tedavi başlanmadan önce bakılan ortanca idrar iyot

düzeyi 441 mcg/L (min-max:255-1843) idi. 13 (%54.5) hastada hastalık nonsteroidal

antiinflamatuar tedavi ve betabloker ile kontrol altına alınırken, 10 (%45.5) hastada kortikosteroid

tedavi gerekti.

Sonuç: Subakut tiroiditli hastalarda idrar iyot düzeyi normal sınırların oldukça üzerinde

saptanmıştır. Bu durum hastalığın tanı ve takibinde ve tirotoksikozun diğer nedenlerinden ayrımında

yardımcı olabilir. Yüksek iyot düzeyi tiroid folikül epitel hücre hasarının bir sonucu olabileceği gibi

etiyolojik bir faktör olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. İyotun subakut tiroiditte rolünün

belirlenmesi için geniş çaplı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır

357 - Preoperatif 1. sitolojisinde ÖBA, 2. sitolojisinde herhangi bir Bethesda kategorisi olan hastaların histopatolojilerinin karşılaştırılması. - 2019

Berna Evranos Öğmen, İbrahim Kılınç, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P138.

Amaç: Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi(TİİAB), tiroid nodullerinde malign-benign ayrımı için

operasyon öncesi kullanılan en değerli tanısal yöntemdir.Tiroid sitopatolojisini raporlamak için

kullanılan Bethesda klasifikasyonu aspirasyon yaymalarında standart sitomorfolojik kriterlere göre

değerlendirmeyi sağlar. Sitolojik tanılar non-diagnostik(ND), benign, önemi bilinmeyen atipi/önemi

bilinmeyen foliküler lezyon(ÖBA/ÖBFL), foliküler neoplazi/foliküler neoplazi şüphesi(FN/SFN),

malignite şüphesi, malign olarak sınıflandırılır. Malignite oranları ND için%1-4, benign için%0-3,

ÖBA/ÖBFL için%5-15, FN için%15-30, malignite şüphesi için%60-75, malign için%97-99 olarak

bildirilmiştir.ÖBA/ÖBFL nodüllerde, klinik ve sonografik değerlendirme sonrası, malignite riskini

belirlemek için direk operasyon yerine TİİAB tekrarı ya da moleküler test ile değerlendirme

önerilir.Biz bu çalışmada, opere olmuş hastalarda, ilk sitolojisi ÖBA/ÖBFL olan hastaların

2.biyopside hangi sitolojiler çıktığını ve malignite oranlarını ve bunları etkileyebilecek faktörleri

araştırmayı amaçladık.

Yöntem-Gereçler: Haziran 2016-Ocak 2018 arasında konseye ÖBA sitolojisi ve/veya diğer

operasyon endikasyonları nedeniyle çıkmış, öba sitolojisi sonrası ikinci bir TİİAB girişimi yapılmış

ve sonrasında opere olmuş 158 hasta alınmıştır. Nodul 2. Sitolojileri ve histopatolojide nodul yerine

denk gelen histopatolojiler karşılaştırılmıştır.

Bulgular: 2.TİİABların %43’ü ND, %38.6’sı ÖBA/ÖBFL, %7.6’sı benign, %4.4’ü malignite

şüphesi, %3.8’i malign ve %2.5’i FN/SFN olarak raporlandı(Şekil 1). 2. sitolojisi ND olan

hastaların %19.1’i, benign olanların %15.4’ü, ÖBA/ÖBFL olanların%34.4’ü, FN/SFN olanların

%33.3’ü, malignite şüphesi olanların %71.4’ü, malign olanların %100’ü histopatolojide malign

saptandı(Tablo 1).False negatif iki hastada da dev nodul mevcuttu, bu durum yetersiz örnekleme ile

ilişkili değerlendirildi.

Sonuçlar: ÖBA/ÖBFL nodüllerin 2.biyopsisinin ÖBA ya da ND kategorisinde gelmesi beklenen

malignite oranlarını arttırırken, diğer bethesda kategorilerinde malignite oranları ilk TİİAB ile

benzerdir.2. TİİABlarda ND ya da ÖBA gelen hastalar da klinik ve sonografik değerlendirme ile

daha yakın takip edilmeli ya da opere edilmelidir.

356 - Toksik nodüler guatr ve tiroid kanseri:Hipertiroidi tiroid kanserine karşı koruyucu mudur ? - 2019

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Afra Alkan, Ömer Yazıcıoğlu, Nilüfer Yıldırım, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P134.

Amaç: Toksik nodüler guatrı (TNG) olan hastalarda hipertiroidinin nodül dışı süprese tiroid

glandını tiroid malignitesinden koruduğu düşünülmüştür. Bu çalışmada biz toksik ve nontoksik

soliter nodülü (NTSN) olan hastalarda tiroid kanser sıklığı ve özelliklerini değerlendirmeyi

amaçladık

Yöntem: Soliter toksik ve nontoksik nodülü olan ve total tiroidektomi yapılan hastaların medikal

kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. TNG ve NTSN olan hastaların klinik, laboratuvar ve

histopatolojik özellikleri karşılaştırıldı.

Bulgular: TNG olan 73, NTSN olan 366 hasta vardı. NTSN olan hastalara göre TNG hastalarda

medyan yaş anlamlı olarak daha yüksekti [50 yaşa (ranj:18-73) karşılık 42 yaş (ranj:18-83),

p<0.001]. TNG ve NTSN olan hastalarda medyan nodül çapları sırasıyla 40.85 mm (ranj:11.0-98.0)

and 23.30 mm'di (ranj:4.9-99.0) (p<0.001). Histopatolojik incelemeye göre TNG olan 14 (%19.2)

hastada ve NTSN olan 132 (%36.1) hastada tiroid kanseri vardı (p=0.008). TNG'da medyan tümör

çapı 6 mm (ranj:1-50) ve NTSN'de 14 mm'di (ranj:1-80) (p=0.150).TNG olan 7 hastada malignite

nodüldeydi ve bunların 4 tanesi folliküler ve 3 tanesi papiller tiroid kanseriydi. Diğer 7 hastada ise

malign odak süprese olan kontrlateral lobdaydı ve tamamı papiller mikrokanserdi. Ana nodül

dışında tiroid kanser insidansı her 2 grupta da bezerdi (p=0.934).

Sonuç: TNG nedeniyle opere edilen hastalarda tiroid kanser oranı %19.2'di ve kanser oranı eskiden

düşünüldüğü gibi nadir değildi. Çalışmamız hipertirodinin tiroid kanserine karşı koruyucu

olmadığını göstermektedir. Hastalara TNG nedeniyle tiroidektomi uygulandığında hem

hiperfonksiyone nodülün hem de nodül dışı tiroid dokusunun olası tümör odağı açısından

histopatolojik değerlendirmesi dikkatlice yapılmalıdır.

355 - Vaka Sunumu: Atipik Özellikli İki Subakut Tiroidit Olgusu. - 2019

Himmet Durmaz, Bağdagül Yüksel Güler, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P121.

Giriş: Subakut tiroidit genellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında görülen ve kendini

sınırlayan bir hastalıktır. Tedavisinde nonsteroidal antiinflamatuvar ilaç(NSAİİ) ve şiddetli

vakalarda oral steroid tedavisi verilir. Burada kliniğimizde takip ettiğimiz 2 subakut tiroidit vakasını

sıradışı klinik özellikleri olduğu için paylaşmayı uygun bulduk.

Olgu 1: Boyunda ağrı, hassasiyet ve yutkunurken ağrı şikayetleriyle antibiyotik tedavisi kullanan

58 yaşındaki erkek hasta şikayetlerinde gerileme olmaması sonucu subakut tiroidit? tanısı ile NSAİİ

başlanıp polikliniğimize yönlendirildi. CRP:76, ESR:41, ALT:125, AST:91, TFT ötiroid saptandı.

Hastaya şikayetleri devam ettiği için metilprednizolon(32 mg) başlandı. Tedavinin 5.gününde

ALT:741 AST:417 olmasıyla akut hepatitle(toksik?) servise yatırıldı. Tedavileri kesildi. Toksik

hepatit nedeni muhtemel metilprednizolon tedavisine bağlandı. Steroid tedavisi kesildikten sonra

KCFT değerleri geriledi.

Olgu 2: 53 yaşında kadın hasta gribal enfeksiyon sonrasında boyunda kulağa vuran ağrı, hassasiyet

ile başvurdu. CRP:47, ESR:4, TFT ötiroid saptandı. Yapılan tiroid US’de sol lobda tiroidit lehine

heterojen alan saptandı. 4 gün sonraki tetkiklerinde CRP:107, ESR:60, aşikar tirotoksikoz saptandı.

Subakut tiroidit tanısıyla NSAİİ takipte metilprednizolon(40 mg) başlandı. Steroide yanıt veren

hastanın tedavisi kesildikten sonra nüks oldu. Tekrar metilprednizolon(48 mg) başlandı. Tedaviyle

şikayetleri düzeldi. Steroid kesildikten 3 hafta sonra 3.subakut tiroidit atağı tespit edilip ibuprofen

tedavisi başlandı. Son tedaviyle nüks olmadı.

Sonuç: 2. vakamız 6 ay içinde 3 defa tiroidit atağı geçirmiş olup literatürde belirtildiği gibi nüks

açısından ilk yıl önemlidir. 1. vakada tedavide kullanılan steroid özellikle altta yatan karaciğer

hastalığı(steatohepatit, viral hepatit) durumunda akut hepatite yol açabileceği gibi nadiren bizim

hastamızda olduğu gibi toksik hepatite de yol açabilmektedir. Sıradışı klinik seyirler subakut

tiroiditli hastalarda karşılaşılabilecek durumlardır.

354 - Graves hastalarında tirotropin reseptör antikorunun sitoloji ve histopatolojiye etkisinin değerlendirilmesi. - 2019

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Cevdet Aydın, Mustafa Ömer Yazıcıoğlu, Hayriye Tatlı Doğan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P084.

Amaç: Graves hastalarında tirotropin reseptör antikor (TRAb) düzeyleri ile tiroid kanser sıklığı ve

ağresifliği arasında ilişki olabileceği bildirilmektedir. Ancak, TRAb pozitifliğinin Graves zemininde

gelişen nodüllerin sitolojisine ve histopatolojisine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada, Graves

hastalarında, TRAb pozitifliği ile sitoloji ve histopatoloji sonuçları arasındaki ilişkinin

değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: Graves nedeniyle tiroidektomi uygulanan ve preoperatif dönemde TRAb düzeyleri

ölçülen 598 Graves hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Graves zemininde gelişen 548

nodülün sitoloji ve histopatoloji sonuçları kaydedildi.

Bulgular: 598 hastanın 189 (%31,6)’u erkek, 409 (%68,4)’u kadındı. Preoperatif ultrasonografik

değerlendirmede 352 hastada nodül izlenmez iken 74 hastada 1 nodül, 172 hastada ≥2 nodül

saptandı. 517 (%86,5) hastanın histopatoljisi benign, 81 (%13,5) hastanın maligndi. Malign grupta

77 (%95,1) hastada papiller tiroid karsinomu, 2 (%2,5) hastada folliküler tiroid karsinomu, 1 (%1,2)

hastada malignite potansiyeli belirsiz tiroid tümörü ve 1 (%1,2) hastada hurthle hücreli tiroid

karsinomu izlendi. Graves hastalarının 359 (%60)’unda TRAb pozitif iken 239 (%40) hastada

negatifti. TRAb pozitif grupta 185 nodül, TRAb negatif grupta 363 nodül mevcuttu ve sitoloji

sonuçları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,181) (Tablo 1). TRAb pozitif

grupta 48 (%13,4) hastada, TRAb negatif grupta 33 (%13,8) hastada malignite saptandı (p=0,878)

ve gruplar arasında histopatoloji sonuçları açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,161) (Tablo

1). Kapsül invazyonu, vasküler invazyon ve lenfatik invazyon gibi karsinom özellikleri açısından da

TRAb pozitif ve negatif gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).

Sonuç: Bu çalışmada, TRAb pozitif ve negatif grupların malignite sıklığı benzer bulundu.

Literatürün aksine TRAb pozitifliğinin Graves hastalarında malignite sıklığını artırmadığı, ayrıca

sitoloji ve histopatoloji sonuçlarını etkilemediği görüldü.


Tablo 1. Tirotropin reseptör antikoru pozitif ve negatif olan Graves hastalarının sitoloji ve

histopatoloji sonuçlarının karşılaştırılması


TRAb pozitif TRAb negatif p


Sitoloji (n,%) n=185 n=363

Tanısal olmayan 52 (28,1) 81 (22,3) 0,181

Benign 113 (61,1) 258 (71,1)

Önemi belirsiz atipi/ önemi

belirsiz folliküler lezyon


13 (7,0) 19 (5,2)


Folliküler neoplazi/ folliküler

neoplazi şüphesi


1 (0,5) 1 (0,3)

Malignite şüphesi 4 (2,2) 3 (0,8)

Malign 2 (1,1) 1 (0,3)

Histopatoloji (n,%) n=48 n=33

Papiller tiroid karsinomu 47 (97,9) 30 (90,9) 0,161

Folliküler tiroid karsinomu 0 2 (6,1)

Malignite potansiyeli belirsiz

tiroid tümörü


0 1 (3,0)


Hurthle hücreli tiroid

karsinomu


1 (2,1) 0


TRAb: Tirotropin reseptör antikoru

353 - Agresif ve Klasik Varyant Papiller Tiroid Kanserlerinin Sitolojik ve Ultrasonografik Özelliklerinin Karşılaştırılması. - 2019

Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Berna Öğmen, Gürkan Dumlu, Nuran Süngü, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P082.

Amaç: Agresif varyant papiller tiroid karsinomu (AVPTK) (tall cell, solid/trabeküler, diffüz

sklerozan, kolumnar) nadir görülür ve klinikopatolojik özellikleri klasik varyant PTK’dan

(KVPTK) farklılık gösterir. Bu çalışmada AVPTK ile KVPTK hastalarının preoperatif sitolojik ve

ultrasonografik (US) özelliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.

Yöntem: 33 AVPTK ve 626 KVPTK hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların

preoperatif sitoloji sonuçları ve US bulguları (nodülün anteroposterior (AP)/ transvers (T) çap oranı,

ekojenitesi, mikrokalsifikasyon varlığı ve irregüler kenar özelliği) kaydedildi.

Bulgular: 33 AVPTK hastasının 19’u tall cell, 10’u solid/trabeküler, 2’si diffüz sklerozan, 2’si

kolumnar varyantdı. KVPTK grubu ile AVPTK grubunun cinsiyet ve yaş dağılımı benzerdi

(p=0,644 ve p=0,500). Sitolojik değerlendirmede KVPTK grubunda 116 (%18,5) hastada

nondiagnostik (ND), 193 (%30,8) hastada benign, 105 (%16,8) hastada önemi belirsiz atipi/önemi

belirsiz folliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), 13 (%2,1) hastada folliküler neoplazi/folliküler neoplazi

şüphesi (FN/FNŞ), 92 (%14,7) hastada malignite şüphesi (MŞ), 107 (%17,1) hastada malign sitoloji

izlenirken AVPTK grubunda 5 (%15,2) hastada ND, 2 (%6,1) hastada benign, 4 (%12,1) hastada

ÖBA/ÖBFL, 1 (%3,0) hastada FN/FNŞ, 8 (%24,2) hastada MŞ, 13 (%39,4) hastada malign sitoloji

izlendi ve gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p=0,003). KVPTK grubunda 383

(%61,2) nodülde irregüler kenar, 269 (%43,0) nodülde mikrokalsifikasyon, 139 (%22,2) nodülde

artmış AP/T oran mevcuttu ve AVPTK grubunda bu özellikler sırasıyla 24 (%72,7), 12 (%36,4) ve 6

(%18,2) nodülde saptandı (p>0,05). Hipoekojenite, KVPTK grubunda 104 (%16,6) nodülde,

AVPTK grubunda 11 (%33,3) nodülde izlendi (p=0,014).

Sonuç: Bu çalışmada, malign sitoloji AVPTK hastalarında KVPTK hastalarına göre daha fazla

izlendi. Hipoekojenite dışındaki diğer şüpheli US özelliklerinin gruplarda benzer olduğu görüldü.

352 - Okült İnsülinoma Öntanısı Olan İki Vakada Selektif Arteryial Kalsiyum Stimülasyon Testi Sonuçlarının Değerlendirilmesi. - 2019

Konul Ahmadova, Abbas Ali Tam, Oya Topaloğlu, Koray Akkan, Birol Bostancı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P076.

Giriş: İnsülinomaların %80-90’ı 2 cm’nin altındadır, pankreas baş, gövde ve kuyruk kesiminde eşit olarak

dağılır. Tanıda bilgisayarlı tomografi(BT) %75, magnetik rezonans görüntüleme(MRG) %55-

90, endoskopik ultrason(EUS) %85-95, selektif arteriyal kalsiyum stimülasyon testi(SAKST) %95-100

sensitifdir. Burada konvansiyel yöntemlerle lokalize edilemeyip SAKST ile değerlendirilen iki adet

insülinoma öntanılı vakayı sunmayı uygun bulduk.

Olgu 1: 4 aydır özellikle egzersiz sonrası görülen hipoglisemi şikayeti olan 29 yaş erkek hasta uzamış açlık

testi yapılması için hospitalize edildi. Hipoglisemi anında biyokimyada glu:36mg/dl,

insulin:21uIU/dl, c-peptid:4ng/dl, keton:negatif, kortizol:18ug/dl, proinsulin: 22pmol/l olarak saptandı. Anti-

insulin antikor negatifdi. Üst abdomen dinamik BT, EUS’da patoloji görülmedi. Üst batın MRG’de mide

bulbus posterior medialinde 10mm çapında,yalnız T2A sekanslar ve kontrastlı incelemede venöz fazda

izlemekte olan insulinoma açısından şüpheli nodüler yapı görüldü. GA-68 Dotatate sintigrafide pankreasta

tutulum izlenmedi. SAKS testi yapıldı. Splenik arterde insulin

düzeyinde 10 kat artış görüldü(Tablo 1), hastaya distal pankreatektomi yapıldı.

Olgu 2: 3-4 aydır hipoglisemi atakları olan 41 yaşındaki kadın hasta dış merkezde tetkik edilip insülinoma

öntanısı ile tarafımıza yönlendirildi. Hastaya uzamış açlık testi yapıldı. Hipoglisemi anında biokimyada

glukoz:45mg/dl,insulin:7,8uIU/ml, c-peptid:2,2ng/dl, keton:negatif, proinsulin:8 pmol/L saptandı. Anti-

insulin antikor(-) idi. Abdomen MRG’de pankreasta kontrast tutan lezyon izlenmedi, yalnız T2 sekansta

10mm çapında şüpheli hiperintens alan izlendi. Abdomen BT, EUS’de patoloji izlenmedi. SAKST testi

yapıldı. Mezenterik arterde insulin düzeyinde 5 kat artış olması pankreas proses ve baş kısım lokalizasyonlu

lezyonu düşündürdü(Tablo 2). Hastaya operasyon önerildi, kabul etmedi.

Sonuç: İnsulinomalarda tanı biokimyasal olarak konur. 2 cm’den küçük tümörlerde non-invaziv yöntemlerin

sensitivitesi düşük olduğu için bizim 2 olgumuzda olduğu gibi tanıda invaziv yöntemler kullanılabilir.

Tablo 1. 29 yaşındaki erkek hastanın (vaka 1) selektif arteriyal kalsiyum stimulasyon testi sonucları

Gastroduedonal

arter


Süperior

mezenterik

arter


Splenik

arter


Gastrik arter


0. sn 22,51 uIU/ml 3,31 uIU/ml 2,014 uIU/ml 31,83 uIU/ml

20.

sn

25,58 uIU/ml 3,88 uIU/ml 19,8 uIU/ml 17,18 uIU/ml


40.

sn

28,22 uIU/ml 4,42 uIU/ml 33,42 uIU/ml 23,34 uIU/ml


60.sn 19,23 uIU/ml 6,24 uIU/ml 23,53 uIU/ml 23,7 uIU/ml


Tablo 2. 41 yaşındaki kadın hastanın (vaka 2) selektif arteriyal kalsiyum stimulasyon testi sonucları

Gastroduedonal

arter


Süperior

mezenterik

arter


Splenik

Proksimal

arter


Splenik

distal

arter

0. sn 19,8 uIU/ml 17,54 uIU/ml 21,54 uIU/ml 20,69 uIU/ml

20.

sn

20,01 uIU/ml 18,49 uIU/ml 30,37 uIU/ml 15,5 uIU/ml

40.

sn

20,52 uIU/ml 84,93 uIU/ml 21,22 uIU/ml 16,83 uIU/ml

60.sn 22,36 uIU/ml 110,3 uIU/ml 24,03 uIU/ml 20,24 uIU/ml

351 - Elektromiyografide nöromüsküler kavşak bozukluğunu taklit eden hipoparatiroidiye bağlı hipokalsemi vakası. - 2019

Leyla Akdoğan, Oya Topaloğlu, Orhan Deniz, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P059.

Amaç: Hipoparatiroidili hastalarda hipokalseminin derecesine göre hafif bulgulardan epileptik

nöbet, kalp yetmezliği, laringeal spazma kadar farklı klinik bulgular görülebilir. Kalsiyum

akışındaki değişiklikler sinaptik ve nöromüsküler iletimde önemli bir rol oynar. Biz burada

hipokalsemiye bağlı olduğunu düşündüğümüz elektromiyografide (EMG) nöromüsküler kavşak

bozukluğu tespit edilen vakamızı paylaşmayı uygun bulduk.

Olgu: İdyopatik hipoparatiroidi, epilepsi, Chiari tip 1 malformasyonu, syringohidromyeli tanıları

olan hasta mart 2018’de syringomyeli operasyonu planıyla yapılan preoperatif tetkiklerinde ciddi

hipokalsemi tespit edilmesi üzerine tarafımıza yönlendirildi. Tetkiklerinde kalsiyum:3.45mg/dL,

fosfor:10.1mg/dL, PTH:2.9pg/mL, albumin:5.6g/dL, magnezyum:1.59mg/dL, vitaminD:16.9ng/mL

saptanan hasta servise yatırıldı, tedavisi düzenlendi. Hastada hafif derecede subkapsüler katarakt,

hafif derecede bilateral sensorinöral işitme kaybı izlendi. Kalpte ileti defekti saptanmadı, kemik

mineral dansitometrisi normal sınırlardaydı. Beyin BT’de bilateral bazal ganglionlarda

kalsifikasyon izlendi. Kreatin kinaz:4824U/L saptanan hastaya nöroloji bölümünce yapılan tek lif

(EMG)’de normal değerin üstünde jitter değeri elde edildi, son plak işlev bozukluğu ile uyumlu

olarak değerlendirildi. Nöromüsküler kavşak bozukluğu düşünülerek hastaya nörolojinin önerisi ile

mestinon başlandı, timoma açısından çekilen boyun ve toraks BT ve asetilkolin reseptör antikoru

sonucu normaldi. Tedavi sonrası kalsiyum:8.2mg/dL albümin:4g/dL fosfor:5.7mg/dL

magnezyum:1.9mg/dL olan hastaya yapılan kontrol tek lif EMG’de tüm kas liflerinin jitter değerleri

normal bulundu, motor son plak fonksiyonu normal olarak değerlendirildi ve mestinon tedavisi

kesildi.

Sonuç: Kalsiyum nöromüsküler iletim sürecinde önemli rol oynamaktadır. Bizim hastamızda

düzeltilmiş kalsiyum:4.7mg/dL iken yapılan EMG’de son plak işlev bozukluğu tespit edilirken

tedavi sonrası düzeltilmiş kalsiyum:8.2mg/dL olduğunda yapılan EMG’de normal bulgular izlendi.

Ciddi hipokalseminin nöromüsküler kavşak bozukluğu benzeri EMG bulguları yapacağı akılda

tutulmalı buna yönelik tedavi başlamadan önce kalsiyum düzeyi normale geldikten sonra hasta

tekrar EMG ile değerlendirilmelidir.

350 - Biyokimyasal ve ultrasonografik uyumsuzluk: Nonsekretuar paratiroid adenomu - 2019

Aydan Kılıçarslan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır. Biyokimyasal ve ultrasonografik Fatma Dilek Dellal, Cevdet Aydın, İbrahim Kılınç
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P051.

Amaç: Literatürde nonsekretuar paratiroid karsinomu göreceli daha fazla bildirilmekle birlikte

nonsekretuar paratiroid adenomu sayısı yok denecek kadar azdır. Nonsekretuar paratiroid

adenomunun, fonksiyone paratiroid adenomunun öncü lezyonu olduğu düşünülmektedir.

Olgu: Guatr ön tanısı ile değerlendirilen 44 yaşındaki kadın hasta, biyokimyasal olarak ötiroid ve

normokalsemikti. Tiroid ultrasonografisinde sağ lob superior posterior bölümde 6.5x9.5x16.1 mm

çapında, sınırları parankimden net ayırt edilemeyen izo-hipoekoik nodüler lezyon saptandı. İnce-

iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) sonrası sitoloji nondiyagnostik (dejenere follikül epitel hücreleri,

kolloidal materyal) olarak raporlandı. Biopsi tekrarı önerilen hasta 5 yıl sonra kontrole geldi.

Tetkiklerinde subklinik hipotiroidi, pozitif tiroid otoantikorları ve normokalsemi saptandı. Tiroid

ultrasonografisinde sağ lob superior posteriorda 5.4x13.2x18.1 mm düzgün sınırlı hipoekoik

noduler oluşum intratiroidal paratiroid adenomu açısından şüpheli bulundu. Rutin tetkiklerinde

ca:8.99 mg/dL, albumin: 4.6 g/dL olan hastada PTH:70.22 pg/mL, 25-OH Vitamin D3: 6.52 ng/mL

bulundu. D vitamini replasmanı sonrası PTH:37.94 pg/mL olarak tespit edildi. Sitolojisi yine

nondiyagnostik (az koloidal materyal, az sayıda epitelyum hücresi) olarak sonuçlandı. Lezyondan

İİAB sırasında yapılan PTH wash-out >5000 pg/mL bulundu. 24 saat idrarda kalsiyum atılımı 210

mg/gün idi. Tc99m-sestamibi SPECT/BT’de tiroid bezi sağ lob üst pol superior posterior

bölümünde sebat eden aktivite tutulumu saptandı. Üriner ultrasonografide kristaloid ile uyumlu eko

artışları görüldü. Kemik mineral dansitesinde Z skoru yaşa göre beklenen aralıkta saptandı. Hastaya

nonsekretuar paratiroid adenomu/karsinomu düşünülerek paratiroid adenomektomi yapıldı.

Histopatoloji, paratiroid adenomu ile uyumluydu.

Sonuç: Biyokimyasal olarak primer hiperparatiroidi olmasa bile ultrasonografide intratiroidal

paratiroid adenomu şüphesi uyandıran lezyonların biyopsi aspiratlarında PTH bakılması önerilir.

Opere olmayan olgular, primer hiperparatiroidi gelişimi açısından izlenmelidir.

349 - Tip 1 Diabetes mellituslu hastalarda otoimmün belirteçler. - 2019

Muhammet Cüneyt Bilginer, Didem Özdemir, Hüsniye Başer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P028.

Giriş: Tip 1 diyabet (DM), otoimmün tiroid hastalığı, pernisyöz anemi, çölyak hastalığı gibi diğer

otoimmün hastalıklar ile birliktelik gösterebilir. Bu çalışmada, erişkin tip 1 DM&#39;li hastalarda tiroid,

çölyak ve anti-parietal antikorların varlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Method: Kliniğimizde tip 1 DM nedeniyle takip edilen 18 yaş üstü 367 hastanın; anti-tiroid

peroksidaz (anti-TPO), anti-tiroglobulin (anti- Tg), anti-insulin, anti-adacık hücresi, anti-glutamik

asit dekarboksilaz (anti-GAD), anti-parietal, anti-endomisyal, anti-gliadin IgA ve IgG, ve doku

transglutaminaz antikor sonuçları hasta kayıtlarından alındı. Tiroid fonksiyonları ve ultrasonografi

(US) bulguları değerlendirildi.

Sonuç: Hastaların 166’ı (% 45.2) kadın, 201’i (% 54.8) erkekti. Ortalama yaş 33.4±0.48 yıl ve

ortanca diyabet süresi 84 (0-610) aydı. Median HbA1c %8.5 (5.01-18.1)saptandı. Anti-GAD

(n=206) 131 (63.6%) hastada, anti-insülin (n=224) 17 (%7.6) hastada, adacık hücre antikor (n=221)

47 (%21.3) hastada pozitifti. 304 hastada (% 82.8) tiroid fonksiyonları normal, 57&#39;sinde (% 15.5)

hipotiroidi ve 6&#39;sında (% 1.6) tirotoksikoz vardı. 117 (%33.6) hastada Anti-TPO (n=348), 72

(%21.1) hastada anti-Tg (n=342) pozitifti. Tiroid US yapılan 258 hastanın 119&#39;unda (% 46.1)

normal bulgular, 139&#39;unda (%53.9) tiroidit/kronik tiroidit vardı. Gastrointestinal sisteme yönelik

bakılan antikorlardan anti-parietal (n=101) 13 (%12.9) hastada, anti- gliadin IgA (n=180) 19

(%10.6) hastada, anti-gliadin IgG (n=178) 20 (%11.2) hastada, anti-endomisyal (n=183) 12 (%6.6)

hastada, doku transglutaminaz antikor (n=43) 3 (%7.0) hastada pozitifti.

Sonuç: Erişkin tip 1 DM&#39;li hastalarda çeşitli spesifik hastalıklara bağlı otoantikorlar yüksek sıklıkta

gözlenmiştir. Bu hastaların takiplerinde özellikle otoimmün tiroid hastalıkları açısından dikkatli

olunmalıdır. Tip 1 DM tanısı çocuklukta konmuş olsa dahi eğer bilinmiyorsa tiroid ve

gastrointestinal sistem ilişkili spesifik antikorların ölçülmesi makul görünmektedir.

348 - Tip 2 diyabet nedeniyle takip edilen hastalarda düşük yetişkin latent otoimmün diyabet (LADA) oranı: Türkiye'de tek bir merkez deneyimi. - 2019

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Fatma Dilek Dellal, Muhammet Cüneyt Bilginer, Sevgül Fakı, Cemile Biçer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, P026

Amaç: Bu çalışmada biz, Türkiye'den tek bir merkezde yetişkin latent otoimmün diyabeti (LADA) olan hastaların prevelansını ve klinik ve metabolik özelliklerini belirlemeyi amaçladık.

Yöntem: 30 yaşın üstünde tanı alan ve tanı sonrasında en az altı ay boyunca insülin gereksinimi olmayan tip 2 diyabetli hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmada ortalama yaşı 54.97±7.53 olan toplam 324 hastanın (163 kadın, 161 erkek) verisi analiz edildi. Tüm hastalarda glutamat dekarboksilaz antikor (anti-GAD) seviyeleri ölçüldü, anti-GAD pozitif olanlara LADA tanısı kondu.  

Bulgular: Anti-GAD pozitifliği 5 hastada tesbit edildi (%1.5). Diyabet açısından aile öyküsü, beden kitle indeksi, yaş, cinsiyet dağılımı, insülin direnci, serum trigliserit, yüksek dansiteli lipoprotein ve düşük dansiteli lipoprotein hem LADA hemde tip 2 diyabetli hastalarda benzerdi.Tip 2 diyabetli hastalarla kıyaslandığında LADA'sı olan hastalarda medyan HbA1c daha yüksek (10.8% ve 7.38%, p=0.002) ve medyan c-peptid seviyesi daha düşüktü (0.75 ng/mL ve 2.82 ng/mL, p=0.009). Beş LADA hastasının dördünde antitiroid peroksidaz antikoru pozitifdi. LADA'sı olan hastaların ortalama hastalık süresi relatif olarak daha kısaydı (dört yıla karşılık yedi yıl, p=0.105).

Sonuç: Tip 2 diyabet nedeniyle takip edilen Türk hastalarda LADA prevelansını %1.5 olarak belirledik. Obezitenin ve metabolik sendromun varlığı LADA'yı ekarte etmemektedir ve tip 2 diyabeti olanlara göre LADA'sı olan hastaların daha kötü glisemik kontrolü bulunmaktaydı.

347 - Her aldosteron renin oranı yüksekliği primer hiperaldosteronizm için doğrulayıcı test gerektirir mi? - 2019

Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Leyla Aydoğan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 41. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 27 Nisan-1 Mayıs 2019, Antalya, S26

Giriş: Primer hiperaldosteronizm (PH) sekonder hipertansiyonun (HT) en sık nedeni olarak kabul edilmekte ve hipertansif hastalardaki prevalansı %4 olarak bilinmektedir. Kan basıncı yüksekliğinin ötesinde kardiyovasküler sonuçları nedeniyle tanı konulması ve spesifik olarak tedavi edilmesi önemlidir.  Aldosteron-renin oranı (A/R) en çok kullanılan tarama testidir ve yüksek saptandığında doğrulama testlerinden birinin uygulanması önerilmektedir. Bu çalışmada poliklinik şartlarında A/R yüksek saptanan hastalarda PH oranının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu hastalarda gereksiz doğrulayıcı testlerin önlenmesi için faydalı olabilecek klinik özelliklerin belirlenmesi diğer bir amaçtır.

Metod: Ocak 2016-Kasım 2018 tarihleri arasında A/R, PH lehine saptanan (>3.8) ve doğrulayıcı test olarak salin infüzyon testi yapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.  Aldosteron ve renin ölçümlerini etkileyebilecek antihipertansifler uygun süre kesildi ve gerektiğinde kalsiyum kanal blokerleri veya alfa bloker verildi. Ölçümler poliklinik şartlarında hastalar en az 10 dk dinlendirildikten sonra ve serum potasyum (K) normal iken yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme bulguları kaydedildi. Salin infüzyon testi sonucunda 4. saat plazma aldosteron>10 ng/dL olanlarda PH tanısı doğrulanırken, 5-10 ng/dL ara değer, <5 ng/dL normal olarak kabul edildi. PH tanısı doğrulanan ve ekarte edilen hastalar karşılaştırıldı.

Bulgular: Çalışmaya alınan 38 hastanın (27 kadın, 11 erkek) ortalama yaşı 55.18±10.13 idi. Ortalama sodyum (Na) 142.42±2.78 mmol /L, K 4.01±0.69 mmol/L, aldosteron 30.24±14.61 ng/dL olarak bulundu. Ortanca renin 2.015 ng/L ve ortanca A/R 12.913 idi. Salin infüzyon testi sonucunda 17 (%43.6) hastada PH tanısı doğrulandı, 11 (%28.2) hastada ekarte edildi ve 10 (%25.6) hastada ara değer elde edildi. PH olan hastaların 9’u kadın, 8’i erkek, ekarte edilen hastaların hepsi kadındı (p=0.007) (Tablo 1). PH olanların 16’sında (%94.1), olmayanların 7’sinde (%63.6) HT vardı (p=0.040). PH olan ve olmayan hastalarda yaş, klinik prezentasyon ve görüntüleme bulguları benzerdi. Ortalama serum Na ve ortanca renin değerleri her iki grupta benzerken ortalama serum K değeri PH olanlarda olmayanlara göre anlamlı şekilde düşüktü (3.57±0.65 mmol/l ve 4.31±051 mmol/l, p=0.003). Ortalama serum aldosteron ve ortanca A/R oranı, PH olanlarda olmayanlardan yüksek olsa da istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Yatarak ve ayakta aldosteron, PH olanlarda belirgin şekilde yüksekti (p=0.002 ve p=0.016). Salin infüzyon testi sonucunda ortanca aldosteron, PH olanlarda 19.40 ng/dL (10.26-64.35), PH olmayanlarda 3.70 ng/dL (1.50-4.83) bulundu (p<0.001).

Sonuç: A/R yüksek olan hastaların yarısından azında PH doğrulanmış olması bu yöntemin yanlış pozitifliğinin yüksek olduğunu düşündürmektedir. Kadınlarda, HT veya hipokalemisi olmayan hastalarda yüksek A/R varlığında doğrulama testi yapmadan önce testlerin tekrar edilmesi düşünülebilir. Buna karşın erkek cinsiyet, hipertansiyon ve hipokalemi varlığı doğrulama testi yapılması için daha kuvvetli klinik bulgular gibi görünmektedir. 

 

Tablo 1: Primer hiperaldosteronizm doğrulanmış ve ekarte edilmiş hastalarda klinik ve laboratuar bulguların karşılaştırılması

 

PH doğrulanmış

n=17 (%43.6) 

PH ekarte edilmiş

n=11 (%28.2)  

p

Cinsiyet

  Kadın

  Erkek

 

9 (%52,9)

8 (%47.1)

 

11 (%100)

0

 

0,007

Yaş

57,76±11,81

55,73±6,29

0,605

Hipertansiyon

  Var

  Yok

 

16 (%94.1)

1 (%5.9)

 

7 (%63.6)

4 (%36.4)

 

0,040

AntiHT sayı

   1

   2

  ≥3

 

7 (%43.8)

3 (%18.8)

6 (%37.5)

 

3 (%60)

1 (%20)

1 (%20)

  

0,754

Prezentasyon

   Adrenal insidentaloma

   Hipertansiyon

   Hipokalemi

 

6 (%5.3)

4 (%23.5)

7 (%41.2)

 

6 (%54.5)

4 (%36.4)

1 (%9.1)

  

0,186

Görüntüleme

   Normal

   Adenom

   Hiperplazi

 

3 (%17.6)

13 (%76.5)

1 (%5.9)

 

4 (%36.4)

5 (%45.5)

2 (%18.2)

  

0,237

Sodyum (136-145 mmol/L)

143,35±2,87

141,36±2,94

0,088

Potasyum (3.5-5.1.mmol/L)

3,57±0,65

4,31±0,51

0,003

Aldosteron (ng/dL)

36,67±15,38

25,14±13,02

0,050

Renin (ng/L)

2,1 (0.21-8.20)

2,26 (0.73-9,07)

0,510

Aldosteron/Renin

16,27 (4.90-264.50)

7,36 (3.97-53.84)

0,051

4. saat aldosteron(ng/dL)

19,40 (10.26-64.35)

3,70 (1.50-4.83)

<0,001

 

n=13

n=8

 

Yatarak aldosteron (ng/dL)

26,56 (5.75-101.80)

8,75 (5.75-18.22)

0,002

Ayakta aldosteron (ng/dL)

40.67 (12.60-76.1)

16,10 (10.36-39.45)

0,016

  PH: Primer hiperaldosteronizm

346 - Tiroid Nodül Sitolojisi Bethesda Kategori I ve III Olan Hastalarda Serum Kalsitonin Düzeyleri - 2018

Cevdet Aydın, Oya Topaloğlu, Berna Öğmen, Nagihan Beştepe, Serap Ulusoy, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-52.

ABSTRACT

Giriş-Amaç: Serum kalsitonin düzeyi medüller tiroid kanseri(MTK) tanısı için duyarlı ve özgül bir yöntemdir. Tiroid nodülü olan bireylerde MTK olasılığı için rutin serum kalsitonin bakılması konusu tartışmalıdır.
Amerikan Tiroid Birliği rutin tarama önermezken Amerikan Klinik Endokrinolojistler Birliği, Avrupa Tiroid Birliği,İtalyan Endokrinoloji Birliği (Associazione Medici Endocrinologi AME) başlangıç değerlendirmede ve tiroid nodülü nedeni ile tiroidektomi yapılacak hastalarda ameliyat öncesi serum kalsitonin bakılmasının faydalı olacağını belirtmektedir.
Sitolojisi mükerrer şekilde Bethesda kategori I ( nondiyagnostik) olan hastalarda takip ve tiroidektomi seçenekleri kararı klinik ve sonografik risk özellikleri değerlendirildikten sonra verilir. Bethesda kategori III (önemi belirsiz atipi-ÖBA) sitolojisi olan hastalar klinik ve sonografik olarak yüksek riskli ise tiroidektomi açısından değerlendirilebilir. Bu çalışmamızda Tiroid İnce İğne Aspirasyon sitolojisi Bethesta I ve III kategorisinde olan hastalarımızda retrospektif değerlendirme ile serum kalsitonin ile taramanın değerini irdelemeyi amaçladık.

Yöntem-Gereçler: Kliniğimizde 2007-2018 tarihleri arasında tiroidektomi yapılan hastaların tiroid veri tabanımızdaki kayıtları incelenerek preoperatif serum kalsitonin düzeyi bakılanların sitoloji ve histopatoloji sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif dönemde bakılan serum kalsitonin düzeylerinin dağılımı histopatolojik alt gruplara göre sınıflandırıldı.

Bulgular: Opere olan 6905 hastanın 881’inde kalsitonin düzeyleri bakıldı. Kalsitonin değerleri <2, 2-10 ve >10 olarak 3 ayrı grupta (1,2 ve 3 sırasıyla) sınıflandırıldı. Bu hastaların 217’si (%24.6) ND, 275’i (%31.2) ÖBA idi. ND ve ÖBAlı hastalarda cinsiyet dağılımı benzerdi (p=0.7). ND hastalarının % 84.8’inde kalsitonin düzeyleri 1. grupta, %14.3’ünde 2. grupta ve %0.9’u 3. grupta yer alırken, ÖBA’lı hastaların %82.9’u 1. grupta, %15.6’sı 2. grupta ve %1.5’i 3. grupta yer alıyordu (p=0.786) (Tablo 1). ÖBA olan hastaların %30’unda histopatolojide malignite saptanırken, ND grubundaki hastaların %11.6’sında malignite saptandı (p=0.006). Histopatolojide malign saptanan hastalarda kalsitonin değerlerinin %82.9’u 1. grupta, %15.4’ü 2. grupta ve %1.7’si 3. grupta iken benign saptanan hastalarla bu oranlar benzerdi (p=0.16) (Tablo 1). Çalışmada 2 kadın hastanın kalsitonin düzeyleri çok yüksekti (144-655).2’sinin de preoperatif sitolojisi ÖBA ve histopatolojisi maligndi.

Sonuçlar: Özellikle Bethesda Kategori III tiroid nodüllerinde cerrahi kararı verirken hem tiroidektominin tipini belirlemek hem de takip seçeneği tercih edildiğinde serum kalsitonin düzeyini bilmek faydalı olacaktır.

345 - Folliküler Tiroid Kanseri ve Folliküler Varyant Papiller Tiroid Kanserinin Klinikopatolojik, Ultrasonografik ve Sitolojik Özelliklerinin Karşılaştırılması - 2018

Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Serap Ulusoy, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018,Sözlü sunum.

ABSTRACT

Amaç: Diferansiye tiroid kanserinin(DTK) büyük çoğunluğunu papiller tiroid

kanserleri(PTK) ve folliküler tiroid kanserleri(FTK) oluşturmaktadır. PTK varyantlarından

olan folliküler varyant- PTK(FV-PTK) sıklığı son yıllarda artmaktadır. Bu çalışmada amaç,

merkezimizde takip edilen FTK ve FV-PTK tanısı alan hastaların klinikopatolojik özelliklerin

karşılaştırılması, preoperatif radyolojik ve sitolojik özellikler ile histopatolojik tümöral

özellikler açısından bu iki grup arasında fark olup olmadığının araştırılmasıdır.

Gereç-Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya toplam 177(144 FV-PTK ve 30 FTK) hasta dahil

edildi. Her iki hasta grubunun preoperatif tiroid fonksiyon testleri, tiroid antikorları,

nodüllerinin ultrasonografik ve sitolojik özellikleri, operasyon sonrası histopatolojik

özellikleri karşılaştırıldı.

Bulgular: FV-PTK grubunda 23(%16) erkek hasta, 121(%84) kadın hasta var iken, FTK

grubunda 11 (%36,70) erkek 19(%63,30) kadın hasta mevcut olup erkek hastaların sayısı FTK

grubunda istatistiksel olarak anlamlı derece fazla idi(p=0,009). Preoperatif ultrasonografik

özellikler karşılaştırıldığında FTK grubundaki nodüllerin longitudinal çapı ve volümü FV-

PTK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü(sırası ile p=0,007 ve

p=0,005). Her iki gruptaki nodüllerin preoperatif sitoloji sonuçları Bethesda sınıflamasına

göre karşılaştırıldığında folliküler neoplazi/folliküler neoplazi şüphesi (FN/FNŞ) sitoloji

sonucu FTK grubunda istatistiksel olarak anlamlı derece daha fazlaydı(%15,80’e karşılık

%5,30, p=0,017). Histopatolojideki tümöral özellikle değerlendirildiğinde FTK grubunda

tümör çapı, FV-PTK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derece daha büyüktü (median

tümör çapı 25 mm’e karşılık 14,5 mm, p&lt;0,001). Kapsüler invazyon ve vasküler invazyon

görülme oranı FTK grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazlaydı (p&lt;0,001).

Sonuç: FV-PTK, PTK’ının sık görülen bir alt grubudur. Literatür verilerine göre klinik

özelliklerinin klasik tip PTK ile FTK arasında olduğu belirtilmektedir. Diğer DTK’lar

içerisinde FV-PTK’nın klinikopatolojik davranışı ileri çalışmalarla daha net bir şekilde

tanımlanabilir.

344 - Toksik nodüler ve multinodüler guatrlı hastalarda tiroid kanser sıklığı ve malign ve benign nodüllerin ultrasonografik özellikleri - 2018

Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Fatma Dilek Dellal, Berrak Gümüşkaya Öcal, İbrahim Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018,P-20.

ABSTRACT

Amaç: Hipertiroidinin tiroid kanserine karşı koruyucu olduğu inancına karşın son yıllarda bu

hastalarda da tiroid kanser riskinin çok düşük olmadığı bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı

toksik nodüler (TNG) ve toksik multinodüler guatr (TMNG) nedeniyle cerrahi uygulanan

hastalarda tiroid kanser sıklığını ve kanser ile ilişkili preoperatif özellikleri değerlendirmektir.

Yöntem: Ocak 2017-Aralık 2014 arasında TNG veya TMNG nedeniyle tiroidektomi yapılan

hastalar retrospektif olarak tarandı. Klinik özellikleri, laboratuar ve ultrasonografi (US)

sonuçları, sitolojik ve histopatolojik bulgular kayıt edildi. Histopatolojik olarak benign ve

malign hastaların klinik özellikleri, nodüllerin preoperatif US özellikleri ve sitolojik sonuçları

karşılaştırıldı.

Bulgular: Çalışmaya 335’i(%69.5) kadın, 147’si(%30.5) erkek 482 hasta alındı ve yaş

ortalaması 54.48±11.52 idi. 74 (%15.4) hastada TNG, 408 (%84.6) hastada TMNG vardı.

Histopatoloji sonucu 380 (%78.8) hastada benign, 102 (%21.2) hastada maligndi. Benign ve

malign hastalarda yaş, cinsiyet dağılımı, antitiroid kullanımı, antikor pozitifliği, nodül sayısı

benzerdi. Malign hastalarda sitoloji sonuçları nedeniyle, benign hastalarda ise dev nodül

nedeniyle operasyon tercih edilen hasta oranı yüksekti. Preoperatif US verileri incelenen 1222

(%96.75) benign, 41 (%3.25) malign nodülün uzun çapı, yapısı, ekojenitesi,

mikrokalsifikasyon ve makrokalsifikasyon oranları, ön arka/transvers çap oranı, periferik halo

varlığı ve kenar düzeni benzerdi. Sintigrafik değerlendirmesi olan nodüllerden benign

olanların 406’sı (%72.0), malign olanların 19’u (%67.9) sintigrafik olarak aktifti (p=0.853).

Sonuç: TNG/TMNG nedeniyle cerrahi uygulanan hastalarda tiroid kanser sıklığı ihmal

edilemeyecek orandadır. Nodüllerin US özellikleri preoperatif olarak maliniteyi öngörmede

yardımcı değildir. TNG/TMNG’lı hastalardaki nodüllerde, nodül aktif dahi olsa, ince iğne

aspirasyon biyopsi endikasyonunun diğer hastalarda olduğu gibi konulması, cerrahi

planlandığında total veya totale yakın tiroidektomi tercih edilmesi önerilir.

343 - Levotiroksin kullanan hastalarda Ramazan açlığının tiroid hormon düzeyleri üzerine etkisi - 2018

Fatma Dilek Dellal, Berna Öğmen, Didem Özdemir, Fatma Neslihan Çuhacı, Şefika Burçak Polat, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-54.

ABSTRACT

Amaç: Ramazan açlığının tiroid hormonları üzerine olan etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma olup sonuçları çelişkilidir. Bu çalışmada amacımız, hipotiroidizm nedeniyle tedavi edilmekte olan ötiroid hastalarda Ramazan öncesinde ve sonunda tiroid fonksiyonlarını karşılaştırmak ve yatmadan önce saat 22:30-23:00 arasında veya sahur öncesi levotiroksin kullanımının tiroid fonksiyonları üzerine etkisini incelemekti.
Gereç-Yöntem: 2018 Ramazan ayından önce başvuran ve levotiroksin kullanmaktayken ötiroid olan 62 hasta çalışmaya alındı. Hastalara levotiroksini yatmadan önce saat 22:30-23:00 saatleri arasında (Grup 1) veya sahurdan en az yarım saat önce 1:30-3:00 saatleri arasında (Grup 2) almaları önerildi. Hastalar Ramazan ayının sonunda kontrole çağırıldı. 
Bulgular: Ramazan sonunda TSH düzeyi anlamlı derecede yükselmişti (2.01±1.05μIU/mL, 3.09± 3.38μIU/mL;p=0.008). fT3 azalırken, fT4 yükseldi (p<0.001, p=0.028). 18 hasta yatmadan önce 22:30-23:00 saatleri arasında (Grup 1), 44 hasta sahur öncesi (Grup 2) levotiroksin almıştı. Grup 1’de TSH ve fT4 yükselişi istatistiksel anlamlı değildi (p=0.160, p=0.425), Grup 2’deyse anlamlı şekilde yükselmişlerdi (p=0.022, p=0.008). fT3 ise her iki grupta düşmüştü (p=0.016, p<0.001). Hastaların 39’unda (%63.9) TSH arttı, 22’sinde (%36.1) TSH azaldı, 1’inde değişmedi. TSH artan grupta Anti-TPO pozitiflik oranı daha yüksekti (%65.5, %35.3;p=0.047). 
Sonuç: Ramazan açlığının TSH’yı belirgin şekilde yükselttiğini saptadık. Bu artış Anti-TPO pozitif hastalarda daha belirgindi. Bununla birlikte, hastaların yaklaşık 1/3’ünde TSH düştüğü için, her hastanın bireysel olarak değerlendirilmesi ve Ramazan ayı sırasında ve sonrasında yakın takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yatmadan once levotiroksin kullanımı sahur öncesi kullanıma göre daha stabil tiroid hormon düzeyleri sağlıyor gibi görünse de, Ramazan ayında optimal tiroid hormon replasman zamanıyla ilgili öneride bulunmak için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.




 

Hasta gruplarında Ramazan öncesi ve Ramazan sonundaki tiroid fonksiyon testleri ve kilo değişimi

 

 

Total (n=62)

  

Yatmadan Önce 22:30-23:00 (n=18)

  

Sahur Öncesi (n=44)

  
 

Ramazan Öncesi

Ramazan Sonu

p

Ramazan Öncesi

Ramazan Sonu

p

Ramazan Öncesi

Ramazan Sonu

p

TSH (μIU/mL)

2.01±1.05

3.09± 3.38

0.008

1.68±1.16

2.32±1.99

0.160

2.14±0.99

3.40±3.78

0.022

fT3 (pg/mL)

2.88±0.46

2.51±0.51

<0.001

2.89±0.56

2.56±0.48

0.016

2.88±0.43

2.49±0.53

0.000

fT4 (ng/dL)

1.41±0.19

1.52±0.28

0.028

1.51±0.27

1.56±0.19

0.425

1.37±0.14

1.50±0.31

0.008

Kilo (kg)

76.09±13.17

75.02±12.92

<0.001

      


342 - İstmik nodüllerin ultrasonografik, sitolojik ve histopatolojik özellikleri diğer lokalizasyonlardaki tiroid nodüllerinden farklı mıdır? - 2018

Fatma Dilek Dellal, Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Ahmet Dirikoç, Ayşegül Aksoy Altınboğa, İbrahim Kılınç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, Sözlü sunum.

ABSTRACT

Amaç: İstmus kaynaklı tiroid nodüllerinde kanser gelişiminin tiroid loblarından

kaynaklananlara göre daha düşük oranda olduğu, fakat bazı çalışmalarda bunların daha agresif

seyirli olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızın amacı, istmik nodüllerin tiroid loblarındaki

nodüllere kıyasla hormonal, ultrasonografik ve sito-histopatolojik özelliklerini belirlemektir.

Gereç-Yöntem: 2007-2014 tarihleri arasında hastanemizde opere olan nodüler guatrlı

hastalar retrospektif olarak tarandı. Hormonal, ultrasonografik ve sito-histopatolojik özellikler

karşılaştırıldı.

Bulgular: İstmik nodülü olan 260 hasta ve non-istmik nodülü olan 2171 hasta çalışmaya

alındı. Bu hastalardaki 268 istmik nodül(%10.7) ile 5347 nonistmik nodül(%89.3)

karşılaştırıldı. Hastaların yaş, cinsiyetleri benzerdi. İstmik nodülü olan hastalarda AntiTG

pozitiflik oranı daha fazlaydı (%28.6,%21.2;p=0.018). İstmik ve nonistmik nodüllerin

longitudinal çap, ön-arka/transvers çap, mikrokalsifikasyon varlığı, halo varlığı, ekojenite,

nodül yapısı, sınır özellikleri, vaskülarite gibi ultrasonografik özellikleri benzer iken

makrokalsifikasyon oranı istmik nodüllerde daha azdı(%19,%27;p=0.004). İki grup arasında

sitolojik özellikler benzerdi. Malignite oranı istmik nodül grubunda daha azdı (%6.0, %11.4;

p=0.006), fakat kanser tipi açısından istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Malign olan istmik

(n=16,%2.6) ve nonistmik (n=605,%97.4) nodüller kıyaslandığında tümör çapı, tümör tipi,

lenfovasküler invazyon, kapsüler invazyon, çevre doku invazyonu ve multifokalite açısından

istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. İstmik nodüller benign (n=251, %94) ve malign (n=16,

%6) olarak ayrıldığında malign nodül boyutlarının belirgin şekilde daha küçük olduğu

[10.05(4.00-34.50)mm, 20.05(8.40-74.10)mm;p=0.002] ayrıca daha fazla oranda

hipoekoik(%31.2, %5.6,p&lt;0.001) ve egzofitik (%28.6, %4.9; p=0.007) özellikte olduğu

görüldü.

Sonuç: İstmik nodüllerin sıklığı ve malignite oranı tiroid loblarındaki nodüllere göre azdır ve

histopatolojik özellikler açısından iki grupta farklılık yoktur. İstmusta yerleşen rölatif küçük,

hipoekoik ve egzofitik özelikteki nodülleri değerlendirirken malignite riski açısından tanısal

incelemelerin bekletmeden yapılması önerilir.

341 - Obezite ile tiroid fonksiyonları ve tiroid morfolojisi arasındaki ilişki - 2018

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Berna Evranos Öğmen, Fatma Dilek Dellal, Afra Alkan, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-43.

ABSTRACT

Amaç: Bu çalışmanın amacı obezite ile tiroid fonksiyonu ve tiroid morfolojisi arasındaki

ilişkiyi araştırmaktır.

Gereç ve Yöntem: Her hastanın beden kitle indeksi serum TSH sT3, sT4, anti Tg, anti tpo

değerleri kayıt edildi. Tiroid ultrasonografisinde (USG) tiroid nodülü olanlar çalışmaya

alınmadı.Tiroid glandının ekojenitesi homojen ve heterojen olmak üzere ikiye ayrıldı. Her

hastada tiroid volümü hesaplandı.

Bulgular: Çalışma 553 non-obez ve 121 obez hasta olmak üzere 674 hasta ile yapıldı.

Obezlerde non-obezlere göre yaş anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla ortanca 41 yıl (min-

maks:18-68) ve 32 yıl (min-maks: 18-68), p&lt;0.001). İki grup arasında TSH, sT3, sT4

değerleri ve anti Tg ve anti tpo pozitifliği açısından anlamlı farklılık yoktu (p&gt;0.05)

Obezlerde non-obezlere göre tiroid volümü anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla ortanca 12.1

ml (min-maks:3.65-25.88) ve 10.77 ml (min-maks:2.39-71.15) p&lt;0.001).Univariate analizde

ileri yaş, sT4 düşüklüğü, multivariate analizde ek olarak anti Tg pozitifliği de obeziteyle

ilişkili bulundu. Her 5 yaş artışı obezite riskini %22.6 (%95 GA: %13.3-%32.5) arttırırken,

anti Tg pozitif olanlarda risk, olmayanların 1.6 katıydı (%95 GA:1.047-2.454). St4’teki bir

birimlik(1 ng/dl) azalma obezite riskini 2.217 kat (%95 GA: 1.037-4.739) arttırmaktaydı.

Ayrıca USG heterojen olup tiroid antikorları negatif olan hasta oranı obezlerde anlamlı olarak

daha yüksekti (sırasıyla %14.0 ve %7.2 p:0.024).

Sonuç: Yaş, sT4 düşüklüğü ve anti Tg pozitifliği ile obezite arasında anlamlı ilişki

bulunmaktadır. Obezlerde tiroid volümü anlamlı olarak artmaktadır. Obezlerde yaklaşık

olarak her 7 hastanın birinde tiroid antikorları negatif olmasına rağmen USG&#39;de heterojen

görünüm bulunmaktadır; dolayısıyla bu hastalarda otoimmün tiroidit tanısında USG&#39;nın

tanısal değerinin azalmış olması nedeniyle hastanın klinik ile birlikte değerlendirilmesi

uygundur.

340 - Tiroid hormon süpresyon tedavisi alan diferansiye tiroid kanserli hastalarda oksidatif stresin yeni bir metod ile değerlendirilmesi:dinamik tiyol/disülfid homeostazı - 2018

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Afra Alkan, Sevgül Fakı, Özcan Erel, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-45.

ABSTRACT

Amaç: Tiroid hormon süpresyon tedavisi (THST) diferansiye tiroid kanserinin (DTK)

tedavisinde önemli bir modalitedir. THST ile subklinik hipertiroidi oluşturulmaktadır ve

hipertiroidi artmış doku oksidatif hasarı ile ilişkilidir. Bu çalışmada yeni bir metod ile THST

alan hastalarda tiyol /disülfid homeostazını değerlendirmeyi amaçladık.

Gereç ve Yöntem: 50 DTK&#39;li hasta ve 40 sağlıklı bireyle çalışma yapıldı.DTK grubundaki

hastaların kullanmış oldukları levotiroksin dozu, radyoaktif iyot tedavisi (RAİ) almış

olanlarda doz, hastalık süresi ve her 2 grupta TSH, sT3, sT4, nativ ve total tiyol, disülfid ve

bunların oranları kayıt edildi.

Bulgular: 2 grup arasında yaş açısından anlamlı farklılık yoktu (sırasıyla medyan 45 ve 42)

fakat kontrol grubunda erkek cinsiyet daha fazlaydı (sırasıyla %10 ve %29.3 p:0.038).DTK

grubunda TSH (0.035 ve 2.1 μIU/mL p&lt;0.001) daha anlamlı olarak daha düşük ve sT4

(sırasıyla 1.69 ve 1.28 ng/dl p&lt;0.001 anlamlı olarak yüksekti. Serum albümin ve sT3

değerleri açısından anlamlı fark yoktu. DTK grubunda nativ tiyol (sırasıyla 435.3 ve 439.8

μmol/L) ve toplam tiyol (sırasıyla 465.1 ve 471.6 μmol/L) kontrol grubuna göre daha düşük

ve disülfid (sırasıyla 18.25 ve 15.23 μmol/L) değerleri daha yüksek olmasına rağmen

istatiksel olarak anlamlı değildi (p&gt;0.05). Ayrıca disülfidin nativ tiyol ve total tiyol oranıyla

nativ tiyolün total tiyole oranlarında da anlamlı fark yoktu (p&gt;0.05). Bu parametreler ile

haftalık levotiroksin dozu, hastalık süresi, RAİ dozu açısından da anlamlı farklılık yoktu.

Sonuç: Çalışmamız DTK olup THST alan hastalarda dinamik tiyol/disülfid homeostazını

değerlendiren ilk çalışma olup her ne kadar oksidatif dengede disülfid tarafına doğru bir

kayma olsa da bu istattiksel olarak anlamlı değildi.

339 - Medüller Tiroid Kanseri Ayirici Tanisinda Tiroid Amiloidozu - 2018

Sevgul Faki, Cevdet Aydin, Berna Evranos Oğmen,Ahmet Dirikoc, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-197.

ABSTRACT

Amaç: Tiroid içerisine amiloid birikimine bağlı olarak gelişen amiloid guatra nadir görülen bir klinik durum­dur. Hem klinik hemde sitolojk olarak kolloidal guatr ve medüller tiroid kanseri ile karıştırılabilir. Medüller tiro­id karsinomu (MTC) kliniği ve sitolojiyi taklit eden tiroid amiloidoz olgusunu sunmayı planladık.

Olgu: Nefrolitiyazise bağlı kronik böbrek yetmezliği tanısı ile takip edilen 24 yaşında erkek hasta, 5 ay önce boyun­da şişlik şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Şişlik son üç ayda giderek artmış ayrıca nefes darlığı, disfaji ve ses­te kısılma gelişmişti. Kronik böbrek yetmezliği nede­niyle haftada 3 gün hemodiyalize girdiği öğrenildi. Fizik muayenede her iki tiroid lobu diffüz olarak büyümüştü: sağda ve sol loblarda 8 cm nodül palpe edildi. Labratuvar tetkiklerinde TSH= 1.68mIU/l(0.27-4.2), serbest T4 = 1.01 ng/dL (0.9-1.7), serbest T3=2.84ng/dL (1.8-4.6), tiroglobulin:758ng/mL (0-78), tiroid otoantikorları ne- gative olarak saptandı. Kalsitonin değeri medüller tirodi kanseri destekleyecek yükseklikte saptandı (12,6 pg/ml normal:2-8 pg/ml). Hastanın dilüe kalsitonin sonucudayüksek saptandı. Hasanın yapılan tiroid ultrasonografisinde sağ lobda 70 sol lobda 80 mm'lik nodül saptanmış olup tiroid ince aspirasyon sitolojisi medüller tiroid kan­seri ile uyumlu saptandı. Hastanın 24 saatlik idarda katekolaminler normal saptanmış, surrenal görüntülemede kitle saptanmadı. Hastanın trakea basısına bağlı solunum sıkıntısından dolayı acil opera edildi. Histopatoloji sonu­cu tiroid amiloidoz ile uyumlu saptandı.

Sonuç: MTC'de amiloid birikimi iyi tanımlanmış bir his­tolojik bulgu olmasına rağmen diğer tanıları gözarde edilemesi gerektiği bu vaka ile tekrar hatırlanmış oldu. Disfaji, dispne veya ses kısıklığı ile birlikte hızla büyüyen tiroid bezi olan hastalarda, amiloid guatr, özellikle has­tanın amiloidozla ilişkili olabilecek kronik bir hastalığı olduğunda ayırıcı tanıda yer almalıdır.

338 - Papiller Tiroid Kanserlerinde Preoperatif Tirotiropin Seviyeleri Ile Klinikopatolojik Ve Agresif Özellikler Arasindaki Ilişki - 2018

Abbas Ali Tam, Didem Ozdemir, Cevdet Aydin,Nagihan Beştepe, Serap Ulusoy, Nuran Sungu,Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-127.

ABSTRACT

Amaç: Bu çalışmanın amacı papiller tiroid mikrokanser- ler de (PTMK) dahil olmak üzere papiller tiroid kanser¬lerinde (PTK) klinikopatolojik özellikler ile preoperatif serum TSH seviyeleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.

Yöntem: Kliniğimizde tiroidektomi yapılmış ve histopatolojik olarak bening nodüler hastalık veya PTK/PTMK tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Daha önce tiroid cerrahisi geçirmiş, antitiroid ilaç kullanımı veya tiroid hormon replasman öyküsü olanlar çalışma¬dan dışlandı. PTK histolojik varyantları nonagresif (klasik ve foliküler), agresif (tall cell, diffüz sklerozan ve kolumnar) ve diğer olarak gruplandırıldı.

Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1632 hastanın %40.6'sının (n=663) histopatolojisi malign,%59.4'ninki (n=969) benigndi. Preoperatif serum TSH, malign grupta benign gruba göre anlamlı şekilde yüksekti (1.41 IU/dL vs 0.98 IU/dL, p<0.001). Hipertiroididen, ötiroid ve hipotiroidi du¬ruma doğru gidildikçe malignite oranının anlamlı olarak arttığı görüldü ( sırasıyla %20,%40.6 ve % 59.1, p <0.05). Serum TSH, benign nodüler hastalığı olanlarda en düşük, PTMK'de daha yüksek ve PTK'de en yüksekti (p<0.001). Benzer durum Antitpo/Antitg pozitif veya lenfositik tiroiditi olan ve tiroid disfonksiyonu olan hastalar dışlandı¬ğında da devam etmekteydi (p<0.001). Bilateral tümörü olanlarda olmayanlara göre, kapsül invazyonu olanlarda olmayanlara göre ve lenf nodu metastazı olanlarda olma¬yanlara göre daha yüksek TSH değerleri vardı (sırasıyla p=0.036, p=0.002, p=0.001). Agresif varyant tiroid papiller kanserlerde nonagresif varyantlara oranla daha yüksek TSH seviyesi saptandı (p<0.05).

Sonuç: Preoperatif serum TSH seviyeleri PTK,PTMK ve lenf nodu metastazı ile ilişkilidir. TSH tiroid kanser ilişkisi otoimmüniteden bağımsızdır. Ayrıca ilk kez bu çalışmada agresif varyantlarda nonagresif varyantlara oranla daha yüksek TSH seviyesi gösterilmiştir.

337 - İki Graves Dermopati Vakasi: Nadir Ve Patognomonik Bir Semptom - 2018

Muhammet Cuneyt Bilginer, Burcak Polat,Berna Oğmen, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-126.

ABSTRACT

Amaç: Pretibiyal miksödem, Graves hastalığının seyrek görülen bir bulgusudur. Konnektif dokuda anti TSH re¬septör otoantikorlarının (TRab) aracılık ettiği lokal otoimmüniteye bağlı oluştuğu düşünülmektedir. Graves hasta¬larında prevalansı % 0.4-5 arasında değişir ve genellikle oftalmopati eşlik eder. Teşhis klinik şüphe gerektirir ve gereken durumlarda biyopsi yapılabilir.

Olgu Sunumu-1: Graves hastalığı tanısıyla sekiz aydır metimazol tedavisi alan 64 yaşındaki bayan hasta, sağ bacağın alt 1/3 ön yüzünde oluşan lezyon şikayeti ile kli¬niğimize başvurdu. Cilt muayenesinde; beş santimetre ölçülerinde, parlak yüzeye sahip, portakal kabuğu gibi görünen plak gözlendi. Lezyonun palpasyonda sert ve gode bırakmadığı izlendi. Hastanın öyküsünde aktif orta dereceli orbitopati nedeniyle intravenöz steroid kullanımı vardı. Hasta vizit sırasında ötiroid olup metimazol 2 tb/ gün kullanıyordu ve Trab: 1.3 IU / L idi (Tanı anında 135 IU / L idi). İnsizyonel biyopsi yapıldı ve histopatoloji, spon- gioform dermatit (retiküler dermiste müsin birikimine bağlı kollajen demetlerin ayrılması) ile uyumluydu. Dermopati, topikal kortikosteroid ile başarıyla tedavi edildi.

Olgu Sunumu-2: Otuzbeş yaşında kadın hasta çarpıntı, aşırı terleme ve kilo kaybı ile kliniğimize başvurdu. Gra¬ves hastalığı teşhisi kondu. Tiroid radyoaktif iyot uptake artmış ve TRab normal üst limitden üç kat daha yüksekti. Distal tibia üzerinde kırmızımsı ödem vardı ve dermato¬loji kliniğiniyle konsülte edildi. Pretibiyal miksödem ta¬nısı klinik olarak konuldu ve lezyon topikal steroidlerle tamamen kayboldu.

Sonuç: Graves dermopatisi genellikle asemptomatiktir, nadiren pruritik veya ağrılıdırlar. Şiddetli vakalarda ak- ropati ile ilişkili olarak, kemik ağrısı altta yatan periosteal reaksiyona bağlı olabilir. Yüksek TRab seviyeleri ve orbitopatisi olan hastalara daha detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Hastalarda lezyon varsa ve tanı şüpheliyse dermatolog ile konsülte edilmelidir.

336 - Bir Olgu Nedeniyle Akromegali Ve Empty Sella Birlikteliği - 2018

Nagihan Beştepe, Cevdet Aydin,Abbas Ali Tam, Karabekir Ercan,Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-075.

ABSTRACT

Amaç: Akromegali, büyüme hormonu (GH) ve insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) aşırı üretimi ile sonu¬cu gelişen, sistemik bulgular ve somatik değişikliklerle karakterize bir hastalıktır. Empty sella sendromu sella tursikanın beyin omurilik sıvısı ile parsiyel veya tam olarak dolması sonucunda basıya uğraması nedeniy¬le ortaya çıkan anatomik bir durumdur. Primer empty sella sendromu intrakranial hipertansiyon ve endokrin disfonksiyonla ilişkili olabilir. Sekonder empty sella ne¬denleri ise iatrojenik faktörler, otoimmün hipofizit veya hipofizer apopleksidir. Bu bildiride klinik ve biyokimyasal olarak akromegali tanısı alan ve Hipofiz MR (manyetik rezonans) görüntülemede empty sella saptanan bir olgu sunulmuştur.

Olgu: 73 yaşında erkek hasta metastatik kolon adenokarsinomu nedeni ile operasyon planlanırken akromegalik fenotipi nedeni ile kliniğimize danışıldı. Hastanın öyküsünde yaklaşık 30 yıldır el-ayak ve burunda büyüme şikayeti mevcuttu ancak hasta bu nedenle hiç doktora başvurmamıştı. Fizik muayenede tipik akromegalik gö¬rünümü mevcuttu. Laboratuarda GH: 20.6 ng/ml (normal <3 ng/ml) ve IGF-1: 531 ng/ml (normal 69-200 ng/ml) olarak saptandı. Oral glukoz tolerans testi ile GH supresyonu olmadı. Torax CT, abdomen CT ve 18 F-FDG PET-CT görüntülemelerinde ektopik GH sekresyonu açısından odak saptanmadı. Plazma GHRH seviyesi normaldi (<100 mg/dl). Hastaya Oktreotide LAR 20 mg/ 28 gün başlandı. 1 ay sonra serum GH: 5.45 ng/ml ve IGF-1: 274 ng/ml (normal 69-200 ng/ml) seviyelerine geriledi.

Sonuç: Empty sella ve akromegali birlikteliği nadirdir ve ilişkili mekanizma net değildir. Olgumuzda pitüiter apop- leksi öyküsü mevcut değildi ancak hipofizer apopleksi ve nekroz sonrasında empty sella gelişebileceği akılda tu¬tulmalıdır. Bu olguda sekonder empty sella geliştirecek net bir neden yoktu bu nedenle hastanın primer empty sella olabileceği düşünüldü.

335 - Prolaktinomali Hastalarda Koryoretinal Tabakalarin Kalinliği:Spektral Domain Optik Koherans Tomografi Çalişmasi - 2018

Berna Evranos Oğmen, Nagihan Uğurlu,Sevgul Faki, Sefika Burcak Polat,Reyhan Ersoy, Bekir Cakır.
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-061.

ABSTRACT

Amaç: Prolaktinoma, prolaktin hormonunun fazla üre¬timiyle seyreden bir hipofiz tümörüdür. Hormonal aktif hipofiz tümörlerinin en sık nedenidir. Bu tümörler görme kaybı ve görme alanı (GA) defekti gibi okuler komplikas¬yonlara neden olabilirler. Bu çalışmada prolaktinomalı hastalarda gözün koryoretinal tabakalarının kalınlığını değerlendirmek amaçlanmıştır.

Yöntem-Gereç: 21 prolaktinomalı hasta (13 kadın, 8 erkek ve ortalama yaş 40.7 ± 8.1 yıl) ve 18 yaş-cinsiyet  uyumlu sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Hastalar ve sağlık¬lı kişilerin hormonal değerlendirmeleri ve koryoretinal tabaka kalınlıkları ile GA testini içeren oftalmolojik mu¬ayeneleri yapıldı. Koryoretinal tabakaların ölçümü için poliklinik şartlarında spektral domain optik koherans tomografisi kullanıldı. Retinal sinir lifi tabakası (RNFL), gangliyon hücre tabakası (GCL), iç plexiform tabakası (IPL), iç hücre tabakası (INL), dış plexiform tabaka (OPL), dış nükleer tabaka (ONL), retinal pigment epiteli (RPE), iç retinal tabaka (IRL) ve fotoreseptör tabakasından (PL) oluşan 9 tabaka değerlendirildi. Prolaktinoma hastaları¬nın sonuçları kontrol grubuyla karşılatırıldı.

Bulgular: Sağ ve sol gözler ayrı ayrı ve 2 gözün ortalama¬sı alınarak değerlendirildiğinde RNFL, GCL, IPL, INL, OPL, ONL ve IRL kontrol ve prolaktinoma hastalarında benzer¬di (p>0.05). Sağ ve ortalama RPE prolaktinoma grubunda anlamlı olarak düşüktü (p=0.018 ve p=0.028, sırasıyla). Sağ ve sol PL iki grup arasında benzerken, ortalama PL prolak- tinomalı hastalarda anlamlı olarak düşüktü (p=0.04). Has¬taların hiç birinde GA defekti yoktu. Prolaktinoma hastaları aktif/inaktif hastalık olarak ayrıldığında, tabakaların kalın¬lıkları arasında fark saptanmadı (p>0.05).

Sonuç: Bildiğimize göre, bu çalışma prolaktinoma has¬talarında retinal tabakalardaki kalınlık değişimini değer¬lendiren ilk çalışmadır. RPE ve PL kalınlığının daha az ol¬ması dışında prolaktinoma hastaları ve kontrol grubunda kalınlıklar arasında fark bulunmamıştır.

334 - Tiroid Kanserinde Klinikopatolojik Karakteristikler Ile ABO Kan Grubu Ve Rh Faktörü Arasindaki Ilişki - 2018

Abbas Ali Tam, Didem Ozdemir, Sevgul Faki, Muhammet Cuneyt Bilginer, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-40

ABSTRACT

Amaç: Tiroid kanseri ile ABO kan grubu ve Rh faktör ara¬sındaki ilişkiye dair veri çok azdır. Bu çalışmada ABO kan grupları ve Rh faktörü ile tiroid kanseri ve klinikopatolojik karakteristikler arasında ilişki olup olmadığının belirlen¬mesi amaçlanmıştır.

Yöntem: Hastalar histopatoloji sonuçlarına göre malign ve benign olmak üzere gruplandırıldı.Gruplar demogra¬fik ve klinik özellikler, sitoloji sonuçları, ABO kan grubu ve Rh faktör durumu (+/-),açısından karşılaştırıldı. Ayrı¬ca malign hastalarda ABO kan grup tipi ve Rh faktörüne göre histopatolojik özellikler karşılaştırıldı.

Bulgular: Çalışmaya alınan 2043 hastanın 1299'unda (%63.5) histopatolojik tanı malign, 744'ünde (%36.5) benigndi. Malign ve benign gruplar arasında yaş, cinsiyet, tiroid antikor pozitifliği ve ABO kan grupları açısından anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Rh faktör pozitifliği malign grupta benign olanlar göre anlamlı olarak yük¬sek bulundu (91.8% ve 88.1%, p<0.046). Tüm Bethesda alt gruplarında malignite ile ABO kan grupları veya Rh faktör durumu arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Malign hastalar değerlendirildiğinde, çevre doku invazyonu ve ileri evre (3-4) olan hasta sayısı B kan grubunda non-B kan gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksekti (sıra¬sıyla p=0.028 ve p=0.042). O kan grubunda kapsül invaz¬yonu oranı non-O kan grubuna göre belirgin olarak daha azdı (p=0.018)

Sonuç: Malign hastalarda kötü prognostik özelliklerden olan çevre doku invazyonu ve ileri evre hastalık, B kan gru¬bunda non-B kan gruplarına göre daha fazla bulunmuştur. Bu çalışma tiroid kanserinde ABO kan grupları ve Rh fak¬törün yüksek riskli hastaların belirlenmesinde rol oynaya-bileceğini düşündüren bir öncü çalışma olabilir.

333 - Graves Hastaliğinda Antitpo Pozitifliği Tiroid Kanserine Karşi Koruyucu Mudur? - 2018

Didem Ozdemir, Sevgul Faki, Muhammet Cuneyt Bilginer, Husniye Başer,Reyhan Ersoy, Bekir Cakir.
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-04

ABSTRACT

Amaç: Graves hastalarının %75-90'ında Antitiroid peroksidaz (AntiTPO), %35-50'sinde Antitiroglobulin (AntiTg) pozitifliği olduğu bilinmektedir. AntiTPO pozitifliği sık olan Hashimoto tiroiditinin artmış tiroid kanseri ile ilişkili olduğuna dair çalışmalar yapılmıştır. Buna karşın Graves hastalarında AntiTPO veya AntiTg antikorların malinite üzerine etkisi incelenmemiştir. Bu çalışmada Graves hastalarında AntiTPO veya AntiTg antikor pozitifliği ile ti-roid kanseri arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: Kliniğimizde Graves hastalığı nedeniyle tiroidektomi yapılan hastalar retrospektif olarak incelenmiş¬tir. Hastaların klinik özellikleri, operasyon endikasyonları ve tiroid otoantikorları (AntiTPO, AntiTg ve TSH reseptör antikor) değerlendirilmiştir. Hastalar histopatolojik ola¬rak benign ve malign olarak gruplandırılmıştır.

Bulgular: Çalışmaya alınan 602 hastanın 410'u (68.1%) kadın, 192'si (31.9%) erkekti ve ortalama yaş 43.65±12.69 bulundu. Preoperatif ultrasonografide 286 (47.5%) has¬tada nodül saptanmazken, 63 (10.5%) hastada tek nodül, 253 (42.0%) hastada birden fazla nodül vardı. Has-taların 400'ünde (%66.4) AntiTPO, 279'unda (%46.3) AntiTg pozitifti. Hastaların 512'sinde (%85) histopatoloji benign, 90'ında (%15) malign saptandı. Malign ve be¬nign hastalarda yaş, cinsiyet dağılımı ve TSH reseptör antikor pozitifliği açısından fark yoktu. Benign hastala¬rın 267'sinde (%52.1), malign hastaların 19'unda (%21.1) preoperatif ultrasonografide nodül yoktu (p<0.001). An¬tiTg pozitifliği benign hastaların %48.2'sinde, malign has¬taların %35.6'sında saptandı (p=0.026). Benign hastaların 356'sında (%69.5) Anti-TPO pozitif iken, malign hastala¬rın 44'ünde (%48.9) pozitifti (p<0.001). Çoklu regresyon analizi ile AntiTG pozitifliği ile benign histopatoloji ara¬sında ilişki kaybolurken (p=0.600), AntiTPO pozitifliği ile benign histopatoloji arasında ilişkinin devam ettiği görül¬dü (p=0.016).

Sonuç: Çalışmamızda literatüre uyumlu şekilde Graves hastalarında nodül varlığı malinite riskini arttırmaktaydı. Ek olarak bu çalışmada ilk defa Graves hastalarında An¬tiTPO pozitifliğinin maliniteye karşı koruyucu rol oynaya¬bileceği gösterilmiştir

332 - Primer hiperparatiroidili hastalarda Multipl Endokrin Neoplazi-1 sıklığı. - 2018

Muhammet Cüneyt Bilginer, Cevdet Aydın, Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Hanife Saat, Büşranur Çavdarlı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-202.

ABSTRACT

Amaç: Multipl Endokrin Neoplazi-1 (MEN-1)' in en sık görülen bulgusu primer hiperparatiroidi (PHPT) dir. Bu çalışmada amaç PHPT olan hastalarda klinik bulgulara göre uygun görülen vakalarda genetik mutasyon analizi yaparak MEN-1 sıklığını saptamaktır.

Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2010- Aralık 2017 tarihleri arasında PHPT tanısı alan 361 hastanın verileri retros- pektif olarak tarandı. Klinik şüphe nedeniyle genetik ana­liz çalışması yapılan 14 hastanın verileri değerlendirildi.

Bulgular: Merkezimizde PHPT tanısı alan toplam 14 hastada (2 erkek, 12 kadın; ortalama yaş 31.2±5.7 yıl) genetik inceleme yapıldı. MEN-1 gen mutasyon pozitifliği 3 (%21.4) hastada tespit edildi. Diğer 11 hastada sonuç negatif idi. Tüm PHPT hastaları arasında (n=361) MEN-1 sıklığı (n=3) %0.83 olarak tespit edildi. MEN-1 gen mutasyonu tespit edilen 3 vakanın genetik analiz sonuçları (Tablo-1) ve klinik bulguları aşağıdaki gibidir:

Olgu-1: 37 yaşında erkek hastanın 14 yıldır tekrarlayan nefrolithiazis öyküsü vardı. PHPT tanısı konuldu ve gene­tik analiz ile MEN-1 heterozigot tespit edildi. Diğer tümöral komponentler için yapılan klinik değerlendirmede ek hastalık tespit edilmedi.

Olgu-2: 35 yaşında erkek hastaya kliniğimizde PHPT + Prolaktinoma tanısı konuldu. Genetik analiz sonucu MEN-1 heterozigot olarak rapor edildi.

Olgu-3: 26 yaşında kliniğimize başvuran kadın hastanın bilinen hipoglisemi, hiperamonyemi, hiperinsülinizm, parsiyel empty sella ve hiperprolaktinemi tanıları vardı. PHPT tanısı alan hastada genetik analiz ile MEN-1 hete­rozigot saptandı.

Sonuç: PHPT hastalarda MEN-1 insidansının % 1-18 ara­sında değiştiği tahmin edilmektedir. MEN-1 sendromunda PHPT'nin ortaya çıkısı sıklıkla ikinci dekatta olduğun­dan birçok klavuz tarama sınırını 30 yaş altı almaktadır. Bizim çalışmamızdaki vakalardan ikisi 30-40 yaş aralı­ğındadır ve genetik geçiş için %100 penetrasyonun 40-50 yaşlarına kadar sürdüğü düşünülmektedir.

 

Tablo-1: MEN-1 gen mutasyonu pozitif tespit edilen hastaların genetik analiz sonuçları

331 - Malign insülinomalı hasta yönetimi - 2018

Oya Topaloğlu, Mehmet Ali Şendur, Gürkan Dumlu, Fatma Yıldırım, Işılay Taşkaldıran, Çiğdem Soydal, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-185.

ABSTRACT

Amaç: Malign insülinoma(MI) hastaları benign formlarında olduğu gibi hipoglisemi ile başvururlar. Burada çok nadir görülmesi nedeni MI tanısı konan bir hastanın yönetimi ile ilgili klinik tecrübemizi paylaşmayı uygun bulduk.

Vaka: Semptomatik hipoglisemi nedeni ile dış merkezde tetkik edilen 41 yaşındaki kadın hasta çekilen bilgisayarlı tomografide(BT) pankreas kuyruk kesiminde 11x10 mm hipodens kistik ve 16x14 mm lik hiperdens lezyonlar ayrıca karaciğerde multipl metastatik odaklar saptanması üzerine kliniğimize refere edildi. Hastaya distal pankreatektomi, splenektomi yapıldı ve intraoperatif metastatik lezyonlardan biopsi alındı. Patoloji iyi diferansiye nöroendokrin tümör(NET), lenf nodu metastazı (4/15), karaciğer NET metastazı olarak rapor edildi. Ki-67 indeksi %7.8 olarak saptandı. Hastaya operasyondan önce hipoglisemi için somatostatin analoğu(SSA), diazoksit ve dekzametazon başlanmıştı. Operasyon sonrası da tedaviye 120 mg lanre- otid otojel/28 günde bir ve 100 mg diazoksit/günde 2 defa olacak şekilde devam edildi. Karaciğer metastazları için hastaya İtriyum 90(Y-90) tedavisi uygulandı. Y-90 tedavisi sonrasında çekilen kontrol Ga68 PET-BT'de karaciğer metastazlarında progresyon olduğu görüldü (Sekil 1,2). 6 hafta sonra ödem nedeni ile diazoksit kesildi. İntravenöz glukoz (% 10 - % 2 0 dekstroz) infüzyonu ve günlük ortalama 1-2 ampul olacak şekilde glukagon ile tedaviye devam edildi. Oral everolimus 10 mg/gün başlandı. Özellikle gece hipoglisemileri olmaya devam etti. Hastaya parenteral nütrisyon başlandı. Ancak takipte solunum sıkıntısı gelişti. Hastada akciğer enfeksiyonu ya da everolimusa bağlı pnömonit düşünüldü. Hasta akut solunum sıkıntısı sendromu(ARDS) nedeni ile tanıdan 3 ay sonra eksitus oldu.

Sonuç: İnsülinomada küratif tedavi cerrahi olmakla birlikte Ml'da çoğunlukla cerrahinin hipoglisemilere faydası olmaz. Bizim vakamızda agresif medikal tedavi ile hipog- lisemik epizodlar kontrol altına alınmasına rağmen hasta beklenmedik şekilde solunum yetmezliğinden kaybedildi.

330 - Hiperaktif tiroid nodüllerinin sitoloji ve histopatoloji bulguları hipoaktif tiroid nodüllerinden farklı mıdır? - 2018

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Muhammet Cüneyt Bilginer, Serap Ulusoy, Aydan Kılıçarslan, Elif Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-120.

ABSTRACT

Giriş: Toksik tiroid hastalıkları nedeniyle opere olan has­talarda insidentaL tiroid kanserinin nadir olmadığı bil­dirilmektedir. Bu çalışmada, toksik multinoduler guatr (TMNG) nedeniyle tiroidektomi olan hastalarda sintigrafik olarak hipoaktif, normoaktif ve hiperaktif nodüllerin sitoloji ve histopatolojilerinin karşılaştırılması amaçlan­dı.

Yöntem: TMNG nedeniyle tiroidektomi olan 413 hastada 1069 tiroid nodülünün sitolojileri, histopatolojileri ve Tc-99m Perteknetat sintigrafi bulguları retrospektif olarak kaydedildi. Sintigrafik olarak nodüller hipoaktif, normo­aktif ve hiperaktif nodül olarak gruplandırıldı. Sintigrafik aktivitesi tanımlanmamış 560 nodül çalışma dışı bırakıl­dı. Grupların sitoloji ve histopatoloji sonuçları karşılaş­tırıldı.

Bulgular: 413 hastanın (118 E, 295 K), 23'ünün (% 5.6) histopatoloji malign iken 390 (% 94.4) hastanın benigndi. Malign grupta, 16 hastada papiller tiroid karsinomu (PTK), 3 hastada folliküler tiroid karsinomu (FTK), 1 has­tada az differansiye tiroid karsinomu (ADTK) ve 3 hasta­da malignite potansiyeli belirsiz tiroid tümörü (MPBTT) izlendi. 509 nodülün 122 (% 24.0)'si hipoaktif, 23 (% 4.5)'ü normoaktif, 364 (% 71.5)'ü hiperaktif nodül olarak grup­landırıldı. Sitoloji sonuçları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.616) (Tablo 1). Histopatolojik değerlendirmede hipoaktif nodüllerden 7 (% 5.7)'sinde PTK, 1 (% 0.8)'inde FTK izlendi. 114 (% 93.4) hipoaktif nodülün histopatolojisi ise benigndi. Normoak­tif nodüllerin 1 (% 4.3)'inde PTK izlenirken 22 (% 95.7)'si benigndi. Hiperaktif nodüllerin 8 (% 2.2)'inde PTK, 2 (% 0.6)'sinde FTK, 1 (% 0.3)'inde ADTK, 3 (% 0.8)'ünde MPBTT izlenirken 350 (% 96.1)'si benigndi. Histopatolo­ji sonuçları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.905).

Sonuç: Son zamanlarda sintigrafik aktif nodüllerden kaynaklanan insidental PTK vakaları bildirilmektedir. Bu çalışmada da geleneksel bilgilerin aksine hiperaktif nodüllerde malignite oranlarının normoaktif ve hipoaktif nodüller ile benzer olduğu görüldü.

 

Grupların sitoloji bulgularının karşılaştırılması

 

Tanısal

olmayan sitoloji

Hipoaktif nodül

n=122

25

Normoaktif nodül

n=23

7

Hiperaktif

nodül p n=364

80 0.616

Benign

86

15

259

Önemi belirsiz atipi

5

-

10

Önemi belirsiz folliküler lezyon Folliküler

3

-

7

neoplazi

şüphesi

1

1

2

Malignite

şüphesi

2

-

2

Malign

-

-

4

 

 

329 - Uzun dönem bifosfonat kullanımı ile ilişkili atipik femur kırığı olan bir olguda teriparatid kullanımı - 2018

Nagihan Beştepe, Cevdet Aydın, Berna Evranos, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-107.

ABSTRACT

Amaç: Bifosfanatlar osteoporoz tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlardır ve etkileri kemik mineral dansitesinde iyileşme ve kırık riskinde azalmadır. Atipik femoral fraktürler çoğunlukla femoral şaftın proksimal 1/3' lük kısmında görülür. Uzun dönem bifosfanat kullanımı ile atipik femur kırığı arasındaki ilişki net değildir. Bu bildi¬ride uzun dönem bifosfanat kullanımı sonrasında atipik femur kırığı gelişen bir olgu sunulmuştur.

Olgu: 42 yaşında erkek hasta bilateral femur şaft kırığı nedeni ile opere edildikten sonra kliniğimize yönlendiril¬di. Öyküsünde 6 yıldır osteoporoz nedeni ile alendronat 70 mg/hafta kullanımı mevcuttu. Bifosfanat tedavisi alırken minör bir travma sonrasında bilateral femur kırığı ge¬lişmişti. Direkt grafide bilateral femurda transvers kırık hattı ve kırık alanında kortikal zayıflama mevcuttu (Şekil 1). Kemik mineral dansitometride Femur boynu: 0.76 gr/ cm2 (T skoru -1.2), Femur total: 0.79 gr/cm2 ( T skoru -1.6) ve Lomber total: 0.70 gr/cm2 (T skoru -3.7) olarak saptandı. Laboratuar analizinde serum kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz seviyeleri normal aralıkta idi. Etyolojik araştırmada sekonder osteoporoz nedeni saptanma¬dı. Bilateral atipik femoral fraktür saptanması nedeni ile bifosfanat tedavisi sonlandırıldı. Hastaya Teriparatid 30 mcg/gün başlandı ve 18 ay devam edildi. Tedavi sonra¬sında Lomber bölgede kemik mineral dansitometrede iyi¬leşme saptandı. (Lomber total T skoru -2.9 (0.77 gr/cm2) 

Sonuç: Bifosfanatlar osteoporoz tedavinde en yaygın kul¬lanılan ve kırık riskinde azalma sağlayan ilaçlardır. Olgu¬muzda uzun süreli bifosfanat kullanımı sırasında gelişen atipik femur kırıkları mevcuttu. Uzun dönem bifosfanat kullanımı ile atipik kırıklar arasındaki ilişki net değildir ancak atipik kırık riskini azaltmak için ilaç tatili öneril¬mektedir. Bu olguda kronik bifosfanat kullanımı sonra¬sında gelişen atipik femoral fraktürlerde teriparatid te¬davisinin hızlı anabolik etkisi görülmektedir.

328 - Pulmoner metastazların 18F-Fluorokolin PET/CT ile saptandığı ve denosumab ile dirençli hiperkalsemi tedavisi yapılan paratiroid karsinoma olgusu - 2018

Nagihan Beştepe, Oya Topaloğlu, Çiğdem Soydal, Nilüfer Yıldırım, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-101.

ABSTRACT

Amaç: Paratiroid karsinoma (PK) genellikle ciddi ve medikal tedaviye dirençli hiperkalsemi ile seyreder. 18F-Fluorocholine PET/CT paratiroid lezyonlarının lokalizasyonunda kullanılan yeni bir tekniktir. Denosumab yeni bir anti rezorbtif ajandır ve özellikle bifosfanat te­davisine dirençli hiperkalsemide faydası gösterilmiştir. Bu bildiride pulmoner metastazları nedeni ile dirençli hiperkalsemi ile seyreden, 18-Fluorocholine PET/CT ile pulmoner metastazları saptanan ve denosumab ile başa­rılı şekilde tedavi edilen bir olgu sunulmuştur.

Olgu: Rekürren PK nedeni ile 10 yıldır takibimizde olan 47 yaşında erkek hastada ilk başvurusunda boyun USG de tiroid sol lob inferiorunda 3.9x3x3.5 cm solid lezyon saptandı. 99mTc-sestamibi (MIBI) paratiroid sintigra- fisinde tek odakta hiperfonksiyone paratiroid lezyonu saptandı. Hastaya sol lobektomi, sol paratiroidektomi ve sol lateral lenf nodu diseksiyonu yapıldı. Histopatoloji paratiroid karsinoma ile uyumlu idi. Post-operatif lokal rekürrens nedeni ile 2 kez reopere edildi, takiben lokal radyoterapi verildi. İlk operasyondan 10 yıl sonra ciddi hiperkalsemi nedeni ile başvurdu. Laboratuarda ciddi hi­perkalsemi (16.8 mg/dL; normal: 8.6-10 mg/ dL) saptan­dı. IV bifosfanat (Zolendronik asit 4 mg/28 gün) başlandı. 18F-FDG PET/CT de medüller kemiklerde diffüz non-homojen hipermetabolizma izlendi ve metabolik kemik hastalığına bağlandı (Şekil 1). Standart tedavi ile plazma kalsiyum seviyeleri  <14 mg/dl seviyelerine indirilemedi. Lokal rekürrens için yapılan 18-Fluorocholine PET/CT de pulmoner nodüllerde artmış tutulum saptandı (Şekil 2). Hastaya hiperkalsemiye yönelik olarak denosumab mg/28 gün başlandı. Denosumab 3. dozdan sonra plaz­ma kalsiyumu 11,4 mg/ dL' ye geriledi.

Sonuç: Bu olgu rekürren/metastatik PK görüntüleme­sinde 18F-fluorocholine PET/CT'nin kullanılabileceğini göstermektedir. 18F-fluorocholine PET/CT metastaz ta­ramasında FDG-PET/CT ‘den daha faydalı görünmekte­dir. Denosumab hiperkalsemiye yönelik standart tedavi­lere dirençli vakalarda iyi bir tedavi seçeneğidir

327 - Gebelikte ektopik olarak yerleşen nörohipofiz nedeni ile gelişen diabetes insipidus olgusu - 2018

Muhammet Cüneyt Bilginer, Burçak Polat, Berna Öğmen, Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-057.

ABSTRACT

Amaç: Gestasyonel diabetes insipidus (DI), gebeliğin na­dir (2-4/100000) görülen bir komplikasyonudur. Genellik­le son trimesterde gelişir ve doğumdan 4-6 hafta son­ra kendiliğinden düzelir. Esas olarak aşırı vazopresinaz aktivitesi, plasental trofoblastlar tarafından eksprese edilen enzimden kaynaklanır. Bununla birlikte, bazı va­kalarda ADH rezervinin sınırlı olması ve gebelik öncesi marjinal santral Dİ olması nedeniyle doğumdan sonra düzelmeyebilir. Biz burada ektopik olarak yerleşmiş nörohipofiz nedeniyle gebelikte gelişen ve doğumdan sonra devam eden bir Dİ olgusunu sunuyoruz

Olgu: 24 yaşındaki kadın hasta poliüri ve polidipsi şikayet­leriyle kliniğimize başvurdu. Günlük tükettiği sıvı miktarı 18 litre civarındaydı. Şikâyetler gebeliğin son iki ayında başlamıştı ve doğumdan sonra 2 yıl içinde çözülmemişti. Psikiyatrik hastalık, kafa travması öyküsü veya herhangi bir hipofiz hormonu eksikliğine ait olabilecek semptom ve bulgusu yoktu. DI ile ilişkili olabilecek herhangi bir ilaç kullanmıyordu. Bazal biyokimyasal değerlendirmede, serum sodyum seviyesi 143 mmol/l'dir, serum osmolaritesi 293 mosm/l, idrar osmolaritesi 93 mosm/l idi. Ha­fif yüksek prolaktin seviyesi (29 ng/ml) hariç, ön hipofiz hormonu seviyeleri normaldi. Su kısıtlama testinde idrar ozmolaritesi, su kısıtlamasıyla değişmedi ancak vazopresin sonrası %200 konsantre hale geldi. Bu santral Dİ ile uyumluydu. Hipofiz MRG'da (Manyetik Rezonans Görün­tüleme) T1 sekansta nörohipofizyal hiperintens görüntü ektopik olarak infindibulumda tespit edildi. Desmopres- sin nasal sprey başlandı ve semptomları düzeldi.

Sonuç: Gestasyonel Dİ teşhisi için gerekli olan serum ve idrar osmolalitesidir, ancak serum sodyum, glukoz, üre, kreatinin, karaciğer fonksiyonu gibi diğer testler bilgilen­dirici olabilir. Su kısıtlama testi gebelik sırasında önemli dehidratasyona neden olabileceği için tavsiye edilme­mektedir ve postpartum dönemde yapılmalıdır. Doğumdan sonra hipotalamo-pituiter bölgedeki olası lezyonları dışlamak için hipofiz MRG yapılmalıdır.

326 - Diyabet eğitimine yönlendirilen hastalarda daha önce alınan eğitim, diyetisle görüşme durumlarının değerlendirilmesi, komplikasyon ve metabolik parametrelerle ilgili durum tespiti - 2018

Birgül Genç, Didem Özdemir, Ayşe Yılmaz, Feride Tasım, Özlem Kızıloğlu, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-042.

ABSTRACT

Amaç: Bu çalışmada diyabet eğitimi(DE) için yönlendiri¬len Diabetes Mellitus(DM) hastalarında daha öncesinde diyetisyenle görüşme(DG) ve DE alma durumlarının de¬ğerlendirilmesini ve o esnada komplikasyon ve metabolik parametrelerle ilgili durum tespitinin yapılmasını amaçladık.

Gereç-Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran toplam 385 hasta (29 Tip 1 DM, 356 Tip 2 DM) alındı. Hastaların DG, DE alma durumları bir anket formu ile sorgulandı. Metabolik parametreleri ve komplikasyon durumları poliklinik dosyalarına bakılarak değerlendirildi.

Bulgular: Çalışmaya alınan 385 hastanın 213'ü (%55.3) kadın, 172'si (%44.7) erkek, ortalama yaş 56.82±12.64 yıl bulundu. Ortalama diyabet süreleri 11.26±8.04 yıl olan hastaların 325'i (%84.4) daha önce diyetisyenle görüş¬müşken, 60'ı (%15.6) hiç görüşmemişti. 293 (%76.1) has¬ta daha önce DE almış, 91 (%23.9) hasta almamıştı.

Diyetisyenle görüşenlerin 238 (%73.2)'i, görüşmemiş olanların 24'ü (%40) insülin kullanmaktaydı (p<0.001). Diyetisyenle görüşen ve görüşmeyen hastalar arasın¬da açlık plazma glukozu(APG), postprandial plazma glukozu(PPPG), HbA1C ve lipid parametreleri açısından fark yoktu. Diyetisyenle görüşenlerin 59'unda (%18.2), görüşmeyenlerin 3'ünde (%5.0) retinopati vardı (p<0.024).

DE alan hastalarda insülin kullanma oranı %69.2 iken almamış hastalarda bu oran %35.9 idi (p<0.001). Orta¬lama APG, DE alanlarda 181.30±72.09 mg/dL, almayan¬larda 162.72±63.25 mg/dL olarak bulundu (p=0.027). Her iki grupta PPPG ve lipid parametreleri benzerdi. Retinopati, nöropati ve koroner arter hastalığı(KAH), eğitim alanlarda sırasıyla %18.8, %23.9 ve %24.2 iken eğitim al¬mayanlarda %7.6, %13, %10.9 olarak bulundu (sırasıyla p=0.018, p=0.022 ve p=0.023).

Sonuç: Bu çalışmada sonuç olarak daha çok insülin kul¬lanan ve komplikasyon gelişmiş hastaların diyetisyenle görüştüğü ve DE için başvurduğu görüldü. Burada özel¬likle ilk aşamadan itibaren DG ve DE için başvurmasının önemine dikkat çekmek istedik.

325 - Katastrofik hiperkortizolemi nedeni ile laparaskopik bilateral adrenalektomi yapılan iki adet ektopik ACTH sendromu olgusu - 2018

Oya Topaloğlu, Nagihan Beştepe, Bülent Yalçın, Mehmet Kılıç, Melike Ruşen Metin, Gülin Uçmak, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-020.

ABSTRACT

GirişEktopik adrenokortikotropik hormon(ACTH) sendromu (EAS) olan hastalarda en sık neden bronşial karsinoid ve küçük hücreli akciğer karsinomu olup %10-20 hastada primer odak tespit edilemeyebilir. Burada EAS'a bağlı katastrofik hiperkortizolemi bulguları olan ve laparoskopik bilateral adrenalektomi(LBA) yapılan iki hastayı sunmayı uygun bulduk.

Vaka 1: 47 yaşındaki kadın hasta hipokalemisi(serum K: 2.2 mEq/L) olması ve özellikle alt ekstremitede ciddi kas güçsüzlüğü şikayeti nedeni ile kliniğimize refere edildi. Özgeçmişinde 7 ay önce berrak hücreli over karsinomu nedeni ile operasyon öyküsü vardı. 24-saat idrar serbest kortizol(İSK), ACTH seviyesi ve deksametazon süpresyon testi(DST) sonucuna göre hastada ACTH bağımlı Cushing düşünüldü. İnferior petrozal sinüs örneklemesi(İPSÖ) EAS ile uyumlu idi (Tablo 1). Ga68-DOTATATE-PET/BT'de sağ intraorbital alanda orbita lateral duvarına bitişik 6.5x10mm boyutlu nodüler lezyon komşuluğunda fokal artmış tutulumu(suvmaks:2.76) izlendi. Hastaya preoperatif hiperkortizolemi için flukanazol ve metirapon teda­visi başlandı ve LBA yapıldı.

Vaka 2: 71 yaşındaki erkek hasta hipokalemi, kas güç­süzlüğü, dirençli hipertansiyon(HT), periferik ödem ne­deni ile onkoloji bölümünden kliniğimize refere edildi. Hasta prostat karsinomu nedeni ile onkoloji takibindeydi. 24-saat İSK, ACTH seviyesi, DST sonuçları EAS ile uyum­lu olarak değerlendirildi (Tablo 1). Ga68-DOTATATE-PET/ BT'de kemik yapılarda somatostain reseptör(SSR) pozitif kemik metastazları ile uyumlu tutulum, solda daha belir­gin olmak üzere bilateral trakeobronşial lenf bezlerinde artmış tutulum tespit edildi. Hastaya flukanazol ve meti­rapon başlandı. Hastanın parenteral potasyum infüzyonu ihtiyacı devam etti. Hastaya LBA yapıldı. Operasyondan 2 ay sonra muhtemel pulmoner emboli nedeni ile hastanın eksitus olduğu öğrenildi.

Sonuç: Katastrofik hiperkortizolemisi olan hastalarda şayet hiperkortizoleminin hızlı bir şekilde kontrol edil­mesi isteniyorsa bilateral adrenalektomi etkin bir teda­vi seçeneğidir. Mortalite ciddi komorbid durumları olan hastalarda yüksektir.

Tablo 1. Ektopik ACTH sendromlu 2 hastanın klinik, laboratuvar ve endokrinolojik test sonuçları

 

Vaka 1

Vaka 2

Yaş

47

71

Cinsiyet

Kadın

Erkek

Özgeçmiş

Berrak hücreli over karsinomu

Prostatadenokarsinomu

Bulgular

Ciddi kas güçsüzlüğü (3 aydır yürüyememe), bacaklarda bası yerlerinde hiperpigmentasyon, kolay morarma

Ciddi kas güçsüzlüğü (1 aydır yürüyememe), dirençli hipertansiyon, alt ekstremitede ödem

Serum K (N:3.5- 5.1 mmol/L)

2.2

2.85

Bazal sabah 08.00 ACTH

(N: 0-60 pg/mL)

142

349

Bazal sabah 08.00 kortizol

(pg/dL)

39.6

66 (1/3 dilüsyonlu)

24 sa İSK (N:36- 137 pg/24 sa)

, „ 871

>1000

8 mg DST sonrası sabah 08.00 kortizol

23

54

CRH injeksiyonu öncesi santral/ periferik ACTH oranı

1.12

İPSÖ yapılamadı

CRH injeksiyonu sonrası santral/ periferik ACTH oranı (maksimum oran)

1.9

İPSÖ yapılamadı

 

K: potasyum, ACTH: adrenokortikotropik hormon, İSK: id­rar serbest kortizolü, DST: dekzametazon süpresyon testi, İPSÖ: inferior petrozal sinüs örneklemesi

 

324 - Tiroidektomi sonrası hipoparatiroidizm gelişen olgularda kalsiyum ve D vitamini tedavisine uyum düzeyinin değerlendirilmesi - 2018

Muhammet Cüneyt Bilginer, Cevdet Aydın, Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-48.

ABSTRACT

AmaçÇoklu ve uzun süre ilaç kullanan hastalarda teda­viye uyum sorunu görülmektedir. Hipoparatiroidili hasta­larda takip parametreleriyle ilgili sorunlar olabilmekte­dir. Literatürde kalıcı hipoparatiroidisi olup kalsiyum ve D vitamin replasmanı alan hastalarda tedaviye uyumla ilgili çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada amaç cerrahi sonrası hipoparatiroidi gelişen hastalarda Kalsiyum ve D vitamini tedavisine uyumun değerlendirilmesidir.

YöntemKliniğimizde takip edilen postoperatif hipopa- ratiroidili 64 hastaya Modifiye Morisky Ölçeği uygulandı (Tablo-1). Ayrıca ilaç yan etkisi konusundaki endişeleri sorgulandı (Tablo-2).

BulgularÇalışmamıza toplam 64 hasta (12 erkek, 52 kadın; ortalama yaş 48.6.2±11.6 yıl) dahil edildi. Hasta­lara tanı konulduktan sonraki geçen süre ortalaması 73.0±72.6 aydı. Hastaların 16'sı (%26.2) kalsiyum kullanı­mı konusunda motivasyon düzeyi düşük, 12'sinde (%19.7) bilgi düzeyi düşük olarak tespit edildi. D vitamini kulla­nımı konusunda 8'inin (%13.3) motivasyon düzeyi düşük, 4'ününde de (%6.7) bilgi düzeyi düşüktü. Kalsiyum kul­lanımının D vitaminine göre motivasyon puanı istatistik­sel olarak anlamlı bir şekilde düşük bulundu (p<0.001). Hastalık süresi ilerledikçe kalsiyum motivasyon puanının istatistiksel anlamlı olacak şekilde azaldığı görüldü (r=- 0.256, p=0.046). Kalsiyum kullanımına bağlı yan etki ko­nusunda endişe 38 (%59.4) hastada mevcuttu. En sık du­yulan endişe (%55.4) nefrolithiazis ve renal toksisiteydi. D vitamini kullanımına bağlı yan etki endişesi 8 (%13.3) hastada mevcuttu. D vitamini kullanımına bağlı yanetki konusunda endişe en sık (%25) nefrolithiazisti.

SonuçHastaların yaklaşık üçte birinde kalsiyum kulla­nım konusunda motivasyon düşüklüğü, yarısından fazlasında yan etki konusunda endişe varlığı saptandı. Hastalık süresi ilerledikçe kalsiyum motivasyon puanının anlamlı olarak azaldığı izlendi. Hastaların özellikle kalsiyum te­davisi ile ilişkili yan etkilerin takip özellikleri, bu takiple­rin düzenli ve titiz şekilde yapıldığı konusunda ikna edici şekilde bilgilendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Tablo-1: Modifiye Morisky Ölçeği Anket Soruları

Soru 1

İlacınızı/ilaçlarmızı almayı unuttuğunuz olur mu?

  • Evet
  • Hayır

Soru 2

İlacınızı/ilaçlarmızı zamanında almaya dikkat eder misiniz?

  • Evet
  • Hayır

Soru 3

Kendinizi iyi hissettiğinizde ilaçlarınızı almayı bıraktığınız oldu mu?

  • Evet
  • Hayır

Soru 4

Bazen kendinizi kötü hissettiğinizde bu­nun ilaca bağlı olduğunu düşünüp ilacı almayı kestiğiniz oldu mu?

  • Evet
  • Hayır

Soru 5

İlaç almanızın uzun dönem yararlarını biliyor musunuz?

  • Evet
  • Hayır

Soru 6

Bazen zamanı geldiği halde ilaçlarınızı yazdırmayı unuttuğunuz oluyor mu?

  • Evet
  • Hayır

Tablo-2 Hastaların ilaç yan etkisi konusundaki endişesiy­le ilgili sorular

 

İlaca bağlı yan etki konusunda endişeniz var mı?

  • Evet
  • Hayır

Bu endişe ilacı bırakmanıza neden oluyor mu?

  • Evet
  • Hayır

Endişe duyduğunuz yan etki nedir?

(Kalsiyum preperatı)

  • Yan ağrısı
  • İdrar yaparken yanma
  • Baş ağrısı
  • Sindirim sistemi ilgili yakınmalar
  • Diğer ilaçlarla etkileşim
  • Diğer nedenler

Endişe duyduğunuz yan etki nedir?

(D vitamin preperatı)

  • İdrar yaparken yanma,
  • Sık idrara çıkma
  • Ateş, sık su içme isteği,
  • Kaşıntı, döküntü, ürtiker
  • Baş ağrısı
  • Sindirim sistemi ilgili yakınmalar
  • İştahsızlık
  • Diğer ilaçlarla etkileşim
  • Diğer nedenler
 

323 - Cushing hastalığında bilateral petrozal sinüs örneklemenin tümör lokaliazyonundaki yeri. - 2018

Nagihan Beştepe, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Oktay Algın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-15.

ABSTRACT

Amaç: Adrenokortikotropin (ACTH) bağımlı Cushing sendromu ACTH'nın hipofizde fazla üretilmesinden veya ektopik ACTH salgılanmasından kaynaklanır. CRH stimülasyon testi ve bilateral inferior petrozal sinüs örnekle¬mesi (BIPSS) ayırıcı tanıda ve hipofiz mikroadenomla- rının cerrahi öncesi lokalizasyonunda yararlı bir testtir. Bu çalışmada BlPSS'nin Cushing hastalığında preoperatif tümör lokalizasyonundaki yerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: 2010-2018 tarihleri arasında biyokimyasal test¬lerle ACTH bağımlı Cushing sendromu tanısı alan ve BIPSS yapılan 46 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Ektopik ACTH sendromu saptanan 5 has¬ta, hipofiz MR'da boş sella saptanması nedeni ile ope- re edilemeyen 3 hasta ve operasyonu reddeden 4 hasta çalışmaya alınmadı. Transsfenoidal hipofiz cerrahisi uy¬gulanan 34 hasta çalışmaya dahil edildi. BIPSS işlemi için her iki inferior petrozal sinüs perkütan femoral yolla kataterize edilerek bazal ACTH için sağ ve sol petrozal sinüslerden ve periferik kandan örnek alınarak 1 mg/kg CRH periferik venden verildi. İnfüzyon sonrası protokolde belirlenen dakikalarda her iki petrozal sinüsten ve peri¬ferik venden ACTH için örnek alındı.

Bulgular: Hastaların 29'u(%85.2) kadın, 5'i(%14.8) erkek¬ti ve yaş ortalaması 43.4 (21-68) idi. BIPSS endikasyonları 12(%35.3) hastada hipofiz MR'da lezyon saptanmaması, 22(%64.7) hastada hipofiz MR'da 6 mm'den küçük lezyon bulunmasıydı. BIPSS sonuçları, histopatolojik sonuçlarla karşılaştırıldı. 28(%82.4) hastada BIPSS cerrahi olarak saptanan hipofizer adenomla aynı yönde lateralize olur¬ken, 2 hastada adenom santral yerleşimli olduğundan lateralizasyon saptanmadı. 3 hastada operasyon sırasında lateralize bölgede mikroadenom bulunamadı ve BIPSS yanlış pozitif olarak değerlendirildi. Bu hastalar postoperatif dönemde remisyona girmedi.

Sonuç: Hipofiz kaynaklı Cushing hastalığında MR görün¬tülemenin tanıda yeterince yardım olmadığı durumlarda, BIPSS hipofizer adenom lokalizasyonunda değerli bir yöntemdir ve hastaların % 82.4‘ünde hipofizer adenomu lokalize etmiştir.

322 - Oftalmopatısı Olan Ve Olmayan Graves Hastalarında, Santral Korneal Kalınlık (Cct), Retınal Kalınlık (Rt), İntraoküler Basınç (Iop) Ve Koryoretınal Tabakaların Ölçümü - 2018

Berna Evranos Oğmen, Muhammet Cuneyt Bilginer, Sefika Burcak Polat, Birgul Genc,Nagihan Uğurlu, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-01.

ABSTRACT

Amaç: Graves hastalığı hipertiroidi, guatr, göz hastalığı (oftalmopati) ve bazen dermopatiyle seyreden bir sendromdur. Graves oftalmopatisi retroorbital dokuların oto- immün bir hastalığıdır. İlk başvuruda hastaların çoğunluğunda(%73.7) göz bulgusu yokken, %20'sinde hafif, %5.8'inde orta-ciddi ve %0.3'ünde görme tehditi oluş­turan orbitopati mevcuttur. Bu çalışmada oftalmopatisi olan ve olmayan Graves hastalarında santral korneal kalınlık(CCT), retinal kalınlık(RT), intraoküler basınç(IOP) ve gözün koryoretinal tabakalarının kalınlığını değerlen­dirmek amaçlanmıştır.

Yöntem-Gereç: 98 Gravesli hasta(71 kadın, 27 erkek ve ortalama yaş 45.04 ± 14.35 yıl) çalışmaya alındı. Bu hastaların 16'sında oftalmopati varken 82'sinde oftal­mopati yoktu ve bu iki grup yaş ve cinsiyet dağılımı açı­sından benzerdi. CCT, RT, IOP ve koryoretinal tabaka kalınlık ölçümleri yapıldı. CCT, RT, IOP ölçümleri için pakimetri ölçümleri ve Goldmann tonimetresi kullanıl­dı. Koryoretinal tabakaların ölçümü için spektral doma- in optik koherans tomografisi kullanıldı. Retinal sinir lifi tabakası(RNFL), gangliyon hücre tabakası(GCL), iç plexiform tabakası(IPL), iç hücre tabakası(INL), dış plexiform tabaka(OPL), dış nükleer tabaka(ONL), retinal pig­ment epiteli (RPE), iç retinal tabaka(IRL) ve fotoreseptör tabakasından (PL) oluşan 9 tabaka değerlendirildi. Oftal­mopatisi olan ve olmayan hastaların sonuçları karşılaş­tırıldı.

Bulgular: Sağ ve sol gözler ayrı ayrı ve 2 gözün ortalaması alınarak değerlendirildiğinde sağ CCT, sağ IOP, sol CCT, ortalama CCT ve ortalama IOP oftalmopatisi olan hasta­larda daha yüksekti (p=0.043, p=0.011, p=0.048, p=0.032, p=0.02, sırasıyla).Sol IOP iki grup arasında hafif düzeyde farksızdı (p=0.062).RNFL, GCL, IPL, INL, OPL, ONL, RPE,IRL ve PL tabakaları 2 grup arasında benzerdi(p>0.05).

Sonuç: Bildiğimize göre bu çalışma, Graves hastalarında koryoretinal tabaka kalınlık ölçümlerinin değerlendirildi­ği ilk çalışmadır. Oftalmopatisi olan ve olmayan hastalar­da bu kalınlıklar benzerdir. Oftalmopatisi olan hastalarda CCT ve IOP artmaktadır.

321 - Paratiroid Neoplazilerinde Gri Mod Ultrasonografi ile Histopatolojik Tüm Yüzey Görüntü Haritalarının Karşılaştırılması - 2017

Aylin Kılıç Yazgan, Oya Topaloğlu, Fatma Neslihan Çuhacı, Didem Özdemir, Afra Alkan, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, S06

ABSTRACT

Amaç: Bu calışmada paratiroid neoplazilerinin gri mod ultrasonografideki (USG) ekojeniteleri ile

histopatolojik izduşumleri tum yuzey goruntuleme (whole slide image, WSI)yontemi ile

karşılaştırılmıştır. Paratiroid neoplazilerdeki hucre tipleri ve morfolojik ozelliklerin, ultrasonografi ve

laboratuvar bulguları ile korelasyonu ve elde edilen verilerin klinik onemi hakkında daha ayrıntılı bilgi

vermesi amaclanmıştır.

Yöntem: Hiperparatiroidi nedeniyle opere olan 57 olguda lezyon sagittal duzlemde orneklendi. Tanı

verilen olgular, doğrulama amaclı parathormon (PTH) ve kromogranin A immunhistokimyasal boyaları

ile boyandı. Lezyon lamları yuksek buyutmede taranıp dijital tum yuzey goruntu hale getirildi. Sistem

yuksek cozunurluklu slayt goruntuleri saklayıp, gercek zamanlı izlenmesini sağlayan, resim kalitesinden

odun vermeden sıkıştıran istemci-sunucu mimarisinde uretilmişti. Sistem motorize mikroskop, motorize

tabla, robotik slayt yukleyici, yuksek cozunurluklu kameradan oluşmaktadır. Motorize tablaya

yerleştirilen slayt istenilen objektifte otomatik olarak taranıp, yuksek cozunurluklu bir resim

oluşturmaktadır. Bu resim, bir

arayuz yardımı ile acılıp incelenmektedir. Tarama ornekleri arşivlenebilmektedir. USG ile taranan slayt

goruntusu uretici firmasının yazılımı ile eşleştirilmiştir

Bulgular: Calışmaya alınan 43’u kadın (% 73.7) 57 hastanın yaşı 21-83 yıl arasında olup, yaş ortancası

53 idi. 47 adenom, 7 atipik adenom, 2 karsinom vardı. Hastaların PTH ortancası 194 pg/mL (min-maks:

53 - 2800), tum doku alanı ortancası 96.29 (min-maks: 16.01 - 576.05) idi. Paratiroid neoplazilerinde

hipoekoik alanların olguların 21’inde (% 55.3) şef hucre, 2’sinde (%5.0) onkositik hucre , 8’inde (% 20.0)

kistik morfoloji ile eşleştiği belirlendi. 57 hastanın 26’sında (%45.61) kistik alan vardı (Resim 1).

Hiperekojen alanlarda daha az şef hucre, daha fazla bağ doku bulunduğu goruldu (p&lt;0.05). Hiperekojen

alanlarda izo-hiperekojen alanlara gore daha az şeffaf hucre olduğu tespit edildi (p&lt;0.05). Yağ doku oranı

ekojenitesi hipoekoik olan alanlarda hiperekojenlere gore daha duşuktu (p&lt;0.05) (Resim 2). Onkositik

hucre ve kanama ile ekojenite arasında anlamlı